Bolu Hakkında Genel Bilgiler  Bolu Spor Boluda Turizm Boluda Nereler Gezilir Boluda Tarih ve Kültür  Bolu Resimleri  Bolu Videoları  Bolunun İlçeleri Boluda Bedava İlan
Ücretsiz Üye Ol

MudurnuPayLasimnet

[ Etıketler: bolunun | tarihçesi | (geniş | kapsamlı) ]


..:: Konu Bilgileri ::..
Şu Anda Bu Konuya Bakanlar
 1 Misafir
Konudaki Cevap Sayısı
9 Kere Cevap Yazılmış
Konuyu Başlatan Üye
Konuyu RedFoX Başlatmış
Görüntülenme Sayısı
Bu Konuya 231 Kişi Bakmış

Bolunun Tarihçesi (Geniş Kapsamlı)
Yazar Mesaj
RedFoX
FєαrLєss α∂мιη
Administrator
********


Ruh Hali
Agresif

Bilgiler
Cinsiyet: Bay
Üye No: 1
Memleket: Mudurnu
Grup Administrator
Durum: Çevrimdışı

Karizma
Rep Ver:
Karma Gücü: Positive Reputation

Rep Puanı: 127
Mesajlar: 6,525
Konu Sayısı: 1908

Takım
Besiktas

İletişim MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla
Mesaj: #1
Bolunun Tarihçesi (Geniş Kapsamlı)

BİTHYN'LERİN HAKİMİYETİ

Hitit İmparatorluğunun tarihe karışmasından sonra Anadolu güç dengeleri değişti. Phyrig ve Bithynler, Sakarya bölgesinde yerleştiler. Bithynlerden önce de Bebrykler, Mariandynler, Koukones'ler, Thynler ve Paphlagon'lar Bolu yöresinin ilk ahalisini teşkil ettiler. Lydler, Persler de Bolu'da hakim topluluklardı. Hellenler başka kültür ve görüşü Bolu'ya taşıdılar.
İskender, sefer yolu üzerinde olmadığı için Bithyn ve Paphlagonlara boyun eğdiremedi. Fakat, onun ölümünden sonra, Hellenistik krallıklar döneminde, Bithynler, Bolu'nun Güney Marmara'nın hakim unsuru oldular. Xnephon, Anabasis denilen onbinlerini Karadeniz sahilinden ülkesine getirirken, Bithyn arazisinden geçmiştir.
Bu sırada Herakleialılar, onlara bazen dostane bazen de düşmanca tavır takındılar. Bolu'nun kuzey batısındaki Kalpe dolaylarında Bithyn ve Hellen çarpışmaları meydana gelmiş ise de taraflara pek zarar vermemiştir. Bithynlerin Bolu hakimiyeti M.Ö 279 - M.Ö 74 tarihleri arasında olmuştur. Kurucuları, I. Nikomedes'dir.
Bu kral, İzmit Körfezinin bitim yerinde Astakos'un tam karşısında, kendi ismi ile anılan Nikomedia'yı kurmuş ve başkent yapmıştır. Böylece Bolu da siyasi ve askeri bakımdan Nikomedia'daki yönetime bağlı kalmıştır. Nikomedes'den sonra saltanat süren Bithyn kralları Ziaelas (255-235), I. Prusias (238-183), II. Prusias (183-149), II. Nikomedes Epiphanes (149-120), III. Nikomedes Eugergetes (120-92), ve IV. Nikomedes Philopator (92-74)'dir. Zieales Paphlagonia fetihleri sırasında Krateia'yı imar ettirdi.
Bolu ovasında Bithynion önemli bir Bithyn üssü olarak göze çarptı. Prusias isimli krallar da daha çok Nikomedia-Herakleia çizgisinde, fetihlerde bulundular. Hypios kenarında kurdukları yeni şehre Prusias adını verdiler ve mimari eserlerle süslediler. Nikomedes ise, Galatların Orta Anadolu'da yerleşmesini sağladı. Galatlar, çevrelerindeki devletlere sürekli zarar verdiler. Bu arada Bolu arazisini de istila ve yağma ettiler.
Bununla da kalmayarak, Herakleia/Karadeniz Ereğlisi'ne de saldırdılar. Alaplı vadisinde, inatla şehri düşürmek için kamp kurdular. II. Nikomedes zamanında, M.Ö 149'dan sonra, Hellenizmin tesiri arttı. 105 yılında Roma-Pontus meselesi Bithynleri de etkisi altına aldı. 104 de Paphlagonia, yani Bolu'nun doğusundaki topraklar Bithyn ve Pontuslular arasında paylaşıldı. III. Nikomedes ise, Bithynlerin değişik karakterli kralı olarak tanındı.
Halkın desteğini alamadı. İç otoriteyi sağlamak için de dış yardımlara baş vurdu. Pontuslular böylece Bithynia'da söz sahibi olabildiler. Fakat Nicomedes'in değişen siyaseti üzerine, bu defa Romalılar Pont Kralı ile karşı karşıya geldiler. III. Nikomedes, Roma'lılara sığındı. Gnl. M. Uquillius'u kral ile Bithynia'ya gönderen Roma, kısa zamanda destekçisi olduğu kralın tahta geçmesini temin edebildi.
Bithyn hazinesi, Romanın sürekli istekleri karşısında zayıfladı. Kral, her defasında ahaliyi ezmeye ve onları fakirliğe sürüklemeye başladı. Askerlerini toplayan III. Nikomedes, Paphlagonia'daki liman şehri Amastris'e hücum etti. Takiben, M.Ö. 98 de Pontus-Roma Harbi patlak verdi. Mithridates, güçlü bir ordu ile Bithynia'yı istila etti. Krateia, Bithynion ve Prusias pros Hypios, Pontus çizmesi altında kötü günler yaşadı.
Bunun üzerine Kral Nikomedes, çaresiz olarak, Romaya sığındı. M.Ö 87 de, Consül Cornelius Sulla, önce Atina'ya saldırdı. M.Ö. 86da Pontus ordusu yenilgiye uğratıldı. L. Valerius Flaccus, Byzantion (İstanbul)'dan Anadolu'ya geçti. Böylece Roma ordusu Bithyn topraklarına ayak basmış oldu. Sonunda Mithridates kalıcı bir barışa mecbur kaldı. Dardanelles'de, taraflar arasında barış imzalandı. Mithridates Sangarius'un doğusunda istilâ ettiği bütün toprakları iade edecekti.
M.Ö. 85 de III. Nikomedes, Roma'lıların sağladığı imkân ile tahtına oturdu. M.Ö. 94-M.Ö. 74 de saltanat süren IV. Nikomedes, Bergama Kralı Attalos'un yaptığı gibi ölümünden önce vasiyetname ile Bithynia'yı Roma'lılara bıraktı. Bu durum Roma-Pontus gerginliğini artırdı. Mithridates tekrar Bithynia'yı ve çevresini istilaya kalkıştı. Roma, önemli consüllerini Bithynia'ya savaş için gönderdi. M.Ö. 74 de, M. Aurelius Cotta'ya Bithynia Eyaleti valiliği verildi. Bu general Kadıköy önlerinde donanmasını demirledi.
Bithynia'da görevli Romalılar bunu fırsat bilerek, kendisine katıldı. M.Ö. 72 de, Roma Pontus harbi Ege Denizine sıçradı. Sonunda, Romalılar, Mithridates'e büyük bir darbe indirdiler. Kral, Boğaz yolu ile Karadeniz'e açıldı. Fakat, büyük bir fırtınaya tutuldu. Mecburen, Prusias pros Hypios kenarından akarak, Pontus Euxinos'a dökülen Hypios Nehri ağzına sığındı.
Bir korsan gemisi ile de Herakleia üzerinden ülkesine gitti. M.Ö 71/70 de, Romalılar, Bithynia'nın liman kenti Herakleia'yı da ele geçirdiler ve Paphlagonia sınırına dayandılar. Tarihçilere göre, Bithynlerin son kralı M.Ö. 74 de ölen IV. Nikomedes'dir. Vasiyeti ile Bithynia, resmen Roma eyaleti haline getirilmiştir.



ROMALILAR
M.Ö. 74 / M.S. 395
Bithynhlerden sonra, yöre halkı bu defa Romalılara boyun eğdi. Hellenleşmenin yerini bu defa lâtinleşme aldı. Nicomedia yanında, doğuda Bithynium da merkezi şehir haline geldi. Latinleşmenin ilk etkisi Bithynium civarındaki şehirlerde de göze çarpmaktadır. Krateia/Crateia, Prusias pros Hypios/Prusias ad Hypium Herakleia da Heracleia gibi resmi yazışmalarda kullanıldı. M.Ö. 64 de Pompeius, Bithynia-Pontus Eyâletini düzenledi. Bithynia valisi de eskiden olduğu gibi Bithynium'da oturmaya başladı. Kitabeler ve paralardan anlaşıldığına göre, Roma döneminde, İulius, Claudius, Dört İmparatorlar, Flavius, Traianus, Hadrianus, Antoninus Severus, Asker İmparatorlar, Birlikçiler, Doğu Monarşizmi, Constantinus Magnus ve Valentinianus gibi sülaleler imparatorluğu yönettiler. Bithynium da bu imparatorların tebaası olarak yaşamışlardır.
C. Papirius Carbo, Domitianus, Hadrianus, İulia Domna, Caracalla, Macrinus, Elagabalus, İulia Paula, Severus Alexandres, Maximinus, Philip, Galianus gibi idarecilerin paralarına çok miktarda rastlanmakta olup, bunların bir kısmı hususi ellerde ve müzelerde korunmaktadır. Bunlara ait paralar, Bithynium, Prusias ad Hypium, Heracleia Pontica ve Crateia'da bulunmuştur. Roma'lıların, Prusias ad Hypium'da da yerleştikleri kitabelerden anlaşılmaktadır. Zira, biri dışında bir çok kabile Roma kökenlidir. Bithynion hakkında ise aydınlatıcı bilgiler sınırlı kalmaktadır. Roma'lı memurlar, valiler ve din adamları muhtemelen şimdiki Hisar'da ikamet etmekte ve eyaleti idare etmekteydiler.
Bolu'nun da içinde bulunduğu Bithynia hakkında, M.Ö. 64 ile M.S. 21'de yaşamış olan meşhur coğrafyacı Strabon'un anlatımları, Roma'lıların ilk devresi için son derece önemlidir. Bithynia, Bithyn'ler, Herakleia Pontika, Mariandynler, Kimmerler, Paplagonia ve Paplagonlar, Prusa/Prusias şehirleri, İskit kökenli olması kuvvetle muhtemel Kaukonlar, Thyn'ler ve Thynia Adası yanında Bolu için de ilgi çekici ifadelere bu yazarda rastlanmaktadır. Strabon'a göre, Bithynia'nın iç kısımlarında, Tieion'un üst tarafında kurulmuş olup, sığırlar için en mükemmel otlak olan ve Salanites peynirinin yapıldığı Salona etrafındaki toprakları da içine alan Bithynion ve aynı zamanda Bithynia'nın merkezi olan (Bithynion) ve çok geniş ve verimli olduğu halde, yazın sağlık için hiç de iyi olmayan bir ova tarafından çevrili bulunan Askania gölünün kenarında kurulmuş Nikeia da yer almaktadır.
Bithynion, M.S I. yy. da, bir Roma şehri olarak karşımıza çıkmaktadır. Batısında Kieros/Prusias ad Hypium, doğusunda ise Paphlagonia yolu üzerindeki Krateia yer almaktadır. Strabon'un şehir ve çevresi hakkında verdiği bilgiler içerik bakımından şimdi de özelliğini korumaktadır. Bithynia'da Sangarios ile Paphlogonia arasında gösterilen Mariandynler, Kaukon'ların da komşusu idiler. Mariandyn'ler, Bolu'nun Karadeniz sahilinde, Herakleia Pontika'da göze çarpıyorlardı. Herakleia Pontika'yı ilk kuranlar Mariandynlerdi. Kolonizasyon devrinde ise Miletoslular, destan kahramanı Herakles'in adına izafeten bu kaleyi-şehri daha da mükemmelleştirmişlerdir. Strabon'un da yazdığı gibi, Miletoslular, Mariandynleri toprağı ekip-biçmekle görevli Heliotes gibi kullanmak istediler.
I. yy. da Bithynium ismi terk edildi. İmparator Claudius (41-54) adına yeni bir şehir inşa edildi. Burası da kalıntılardan anlaşıldığına göre, Bithynium harabesi üzerinde yükselmişti. Claudius, Tiberius Claudius Nero Germanicus adı ile tanınmakta idi. O, Nero ile Antonia'nın oğludur. Aynı zamanda, Tiberius'un yeğeni ve Augustus'un eşi Livia Drusilla'nun torunuydu. Claudius, 43 yılında Anadolu'ya geldi. Bazı bölgeleri egemenliği altına aldı. Roma geleneklerine sıkı sıkıya bağlılığı ile tanındı. Claudiopolis şehri belki de onun emri ile tam bir Roma kenti özelliğine kavuşmuştur. Almanya'da kurulan ve Bolu ile aynı adı taşıyan şehir, Colonia Claudia Agrippinensis olup, şimdiki Köln ile aynı yerdir. Flaviuslar hanedanı sırasında, Bolu gibi Krateia da askeri nedenlerle, yenileştirildi. Bu sebeple kale ve şehre Flaviopolis denilmiştir. Ancak, sonraki belgelerden de anlaşıldığına göre Flaviopolis ismi uzun ömürlü olmamış, ahali tekrar Krateia'yı benimsemiştir. 98-117 tarihleri arasında saltanat süren Traianus, Bithynia'ya özel bir önem verdi. Plinius'u, legatus augusti unvanı ile Nicomedia'da görevlendirdi.
Bu yazar ile imparator arasında mektuplaşmalar olmuştur. Sangarius'un batısındaki, Nicomedia/İzmit tarafındaki Sophon Gölü'nün deniz veya körfez ile birleştirilmesi konusu üzerinde durulmuş ama proje hayata geçirilmemiştir. Claudiopolis'in güneyinde Olympus Bithynicus Ala Dağ eteğindeki sıcak su banyoları da Plinius ile Traianus arasındaki bir mektuba konu olmuştur. Plinus, "Claudiopolis'de bir dağın eteğinde bir hamam yeri kazıyorlar. Bu işler hakkında ne yapayım? Bana önerilerde bulunabilecek bir mimar gönderebilir misiniz?" diye mektup yazdığında Traianus da şu cevabı göndermişti; "Siz yerinde bulunuyorsunuz. Kendiniz karar veriniz. Mimarlara gelince; Roma'da olan bizler onları Yunanistan'dan çağırıyoruz. Siz de o civarında bulunanlarından temin yoluna gidiniz." Roma İmparatoru Hadrianus'un da Bolu'ya özel ilgisi olmuştur.
117-138 de saltanat süren Hadrianus, şehirde büyük törenle karşılanmış, ikametinde ilgi gösterilmiş ve sonra uğurlanmıştır. Şimdi bazı Avrupa müzelerinde de değişik heykelleri olan Antinous ile tanışması da Roma dünyasında akislere sebep olmuştur. G. Blum, L. Dietrichson ve A. J. Gayet'nin araştırmalarına konu teşkil eden Antinous, muhtemelen 110 da dünya gelmişti. Anavatanı Bithynion idi. İmparator tarafından himaye edilmiş, onunla Mısır ve daha bir çok yer gezilmiştir. 130 da Nil nehri kenarındaki Besa'da boğularak hayata veda etmiştir. Öldüğü yer yakınında Antinoupolis gibi muhteşem bir şehir inşa edilmiştir. Hadrianus'un Bithynia paraları üzerinde yapılan incelemede Antinous Tapınağı'nın şekline rastlanmıştır.
Claudiopolis paralarında da Antinous'un profilden şekillendirilmiş portresine tesadüf edilmektedir. Burada görülen tapınağın cephesi sekiz sütunlu ve korint stilindedir. F.K. Dörner ve S. Eyice'nin de ifade ettiği gibi Roma devrinden kalma kitabe, bina parçaları ve heykeller şehrin tarihini aydınlatmaya yardımcı olmaktadır Örneklerini Bolu veya İstanbul'daki Arkeoloji Müzesinde görebilmek mümkündür. Fransız arkeologlarından G. Perrot, Bithynia'yı gezdiğinde, Prusias ad Hypium'da ilgi çekici bir kitabeye rastlanmıştır. Augusta, Tebai, Germanicus Sabien, Dionysios, Tiberius, Prusias, Megare, İulia, Hadrianus ve Antoninus gibi kabileler kitabede belirtilmektedir.
Buradaki Prusias kabilesi haricindeki diğer bütün ahali yukarıda temas edildiği gibi Roma kökenlidir. Değerli araştırmacı Prof. Dr. S. Eyice de, İlkçağ Bolu'sunu anlatırken, özetle önemli haberler vermekte ve şunları yazmaktadır: "Bugün şehrin ortasında yükselen büyük tepe ise herhalde ilk yerleşmenin izlerini taşıyan yer olmalıdır. Bunun üstü, insan eli ile düzleştirilmiş olup, burasının bir höyük olduğuna da pek şüphe edilmez." Mortdman, 1854 de Bolu'ya geldiğinde bu tepe etrafında iri taşlardan yapılmış bir duvar ile tepenin üstünde ve tam ortada büyük ve uzun bir yapının temellerini görmüştür. O sırada bu kalıntı taş ocağı olarak kullanılmaktadır. Bolu'da her tarafta eski pek çok işlenmiş mimari parçalar görülür. Nitekim Vilayet Konağı'nın girişindeki sütunların başlıkları bile eski harabelerden devşirilmiş parçalardır...
Bolu'da ilkçağ nekropolünden bazı izler bulunmuştur. Fakat değerli ve önemli buluntular veren mezar odası Bolu'nun uzağında Hıdırlar yakınında meydana çıkarılmıştır. İstanbul-Ankara yolunun yapımı sırasında Bolu tepesinin yamacında bazı mimari parçaların Bithynium-Claudiopolis şehrinin tiyatrosunun kalıntıları olabileceği ileri sürülmüştür." Konuralp'in koruyucusu tanrıça Tyche'yi tasvir eden M.S. 2. yy.a ait 2.60 m. boyundaki heykel olup, 1931'de bulunmuştur. Şimdi İstanbul Arkeoloji Müzesindedir. Eser, güzel bir Roma devri kopyası olarak kabul edilmektedir... Nitekim Bolu'nun 20 km. güneydoğusunda Bünüş köyünde, tam tepede Roma devrine ait döşeme mozaikleri bulunmuştur. Roma Devrine ait bir heykel de, Konuralp'de, yakın zamanda tesadüfen ele geçirilmiştir. Ağırbaşlılığı ile şöhret kazanmış olan Gallia menşeli Antoninus Pius (138-161)'un mermer büstünün bir örneği halen British Museum'dadır.
Claudiopolis, Dörtlü İdare zamanında da önemi korudu. Nicomedia'nın doğu başkenti olarak seçilmesi de bunda önemli rol oynamıştır. Diocletianus zamanında hrıstiyanlık Bithynia'da kalıcı bir suretle yayılmaya başlamış ve o da bu din taraftarlarına eziyette bulunmuştur. Buna rağmen paganizm hrıstiyanlık karşısında tutunamamış, kısa zamanda Bithynia'nın bir çok yeri kiliselerle dolup taşmıştır. Claudiopolis, Heracleia ve Prusias ad Hypium gibi merkezlerde de büyük kiliseler yapılmış ise de çeşitli nedenlerle zamanımıza kadar gelememiştir.
Ancak, III. yy sonrası haçlı mezar taşları da mevcut olup, müzelerde korunmaktadır. Iulianus ve Jovianus devirleri de İranlılarla harplerle geçti. Nicomedia'ya dönmekte olan imparator Jovianus, 16 Şubat 364 de, Bolu yakınlarında ve güneyindeki Dadastana'da öldü. Bir rivayete göre soba dumanından zehirlendi. I. Theodosius zamanında Roma İmparatorluğu ikiye ayrıldı. Merkezi Roma olan Batı Roma; yine merkezi Bolu'nun batısındaki Nicomedia olan Doğu Roma İmparatorluğu. Böylece, 395 den sonra Bolu için yeni bir dönem başlamaktadır.



DOĞU ROMA ve BİZANSLILAR
Doğu Roma ve ondan sonra uzun zaman imparatorluk hayatını sürdüren Bizanslıların Caudiopolis/ Klaudiopolis hakimiyeti de genelde sükûnet içinde geçmiştir. On asırlık sürede Klaudiopolis ve çevresi Herakleios, Suriye Amorion, Makedonya, Dukas Kommenos Laskaris ve Palaiologos gibi Hanedanlara bağlı kalmıştır.
Iustinianus'un saltanatı esnasında, Adapazarı yakınlarındaki Sangarios Nehri üzerine meşhur Pontogephyra inşa edilmiş ve yolcuların Bithynianın doğusuna, Paphlagonia'ya, Galatia'ya sağlıklı gidip-gelmeleri sağlanmıştır. Honorius Eyaletinin gözde şehirlerinden olan Klaudiopolis'in hrıstiyanlık bakımından da ön plana çıktığı gözlenmektedir.
Kalikrates, Gerantius, Kalogeros, gibi metropolitler dini hayatın kopmaz parçaları olarak şöhret kazanmışlardır. Iustinianus'dan sonraki hanedanlar, ülkeyi eskiden olduğu gibi thema denilen askeri valilerle yönettiler. Opsikion, Optimatum, Bukellarion gibi isimler altında göze çarpan themaların idare yeri Klaudiopolis idi.
Strabon'un tasvirine uygun olarak, yöre yine tarım memleketi olarak göze çarpmakta, yeşil düzlüklerinde bol miktarda hayvan yetiştirilmekte idi. Bunlar ulaşım ve yiyecek maddesi olarak büyük boşluğu doldurmaktaydılar. Ayrıca her türlü ağaç cinsinin bulunması, Bizans sosyal hayatında da rol oynamış ki Osmanlılar zamanında da aynı aktivite devam ettirilmiştir.
Makedonia sülalesi devrinde, bazı ekonomik ve askeri krizler, Bithynia'yı, dolayısıyla Kaudiopolis'i de etkiledi. İmparatorluk, Balkanlardan ve Doğu Anadolu'dan Türklerin baskısına maruz kaldı. I071 Malagirt Meydan Savaşı sonunda, Anadolu Türklerin eline geçti. İznik merkez olmak üzere Selçuklu Devleti kuruldu.
Bunu Haçlıların fırtınası takip etti. 1177'de, Bolu Selçuklularca kuşatıldı. Myriokephalon'da bir yıl önce büyük bir bozguna uğramış olan Manuel Komnenos, eğer Bolu'daki kuşatmayı kaldırabilirse, yitirilen itibarını yeniden kazanmış olabilecekti.
Bizans tarihçisi Niketas Khoniates, Türklerin Bithynia'daki ilk ciddi baskısını anlatırken şunları yazmaktadır: "Çok geçmeden Türkler, Roma İmparatoru Claudius'a nisbetle adlandırılmış Klaudiopolis şehri çevresinde ordugâh kurdular. Önce Bizans garnizonunun şehir dışına bir adım bile atmasını önlediler. Sonra da tam anlamı ile bir kuşatmaya geçtiler.
Bu sebeple şehirleri içinde kuşatılmış olanlar imparatoru, bu kuşatmayı kaldırtacak bir kuvvet gelmediği takdirde şehri Türklere teslim etmekle tehdit ettiler. Çünkü, ne devamlı bir açlığa tahammülleri vardı, ne de, düşmanları kovalayacak güce sahiptiler. Şu hâlde Manuel Komnenos, iş işten geçinceye kadar beklemedi.
Haberi aldığı günün ertesinde hareket ederek elinden gelen sür'atle Nikomedia üzerinden Klaudiopolis'e yürüdü. Yanına ne çadır, ne yatak, ne şilte ve ne de herhangi bir imparatorun yanında bulunması ve onun dinlenmesini mümkün kılmak için gerekli bir şey almıştı. Yanında sadece atının eyer takımı ve zırhı vardı. Hergün büyük mesafe alıyordu.
Çünkü kuşatıcılardan daha önce davranmak ve kuşatılanların başına her hangi birşey gelmeden oraya ulaşmak hususunda öyle büyük bir arzu ve ihtiras vardı ki sözcükle tarif olunamaz. Geceleri uyumuyor, çıra ışıkları altında Bithynia'yı aşıyordu. Bu yöre, her tarafta uçurumlarla doludur. Sık ormanları yüzünden bir çok yerinde geçişe izin vermez.
Eğer Manuel Komnenos bir az dinlenmek zorunda kalırsa toprak onun iskemlesiydi. Kuru otlar ona halı görevi yapmak zorunda idi. Arada yağmur yağdığında ve dinlenme yeri bataklık bir vadide ise, o zaman imparator, yukarıdan yağmur, aşağıdan rutubet sebebi ile uykusundan oluyordu.
Ama, işte asıl bu anlarda, Manuel Komnenos, taç ve purpur içinde altın işlemeli eğeri ile atına bindiği zamandan çok daha fazla seviliyor ve kendisine karşı çok büyük bir hayranlık duyuluyordu. İmparator, hedefine yaklaştığında, Klaudiopolis etrafında bulunan Selçuklular bundan haberdar olup, derhal kaçmaya başladılar. Birliklerin alâmetlerini tanımışlar ve silahların parıltısını görmüşlerdi. İmparator onları, elinden geldiği kadar uzaklara kovaladı.
Türklerin büyüklüğü karşısında bezginlik içine düşmüş olan Klaudiopolis, Bizanslılar için imparatorun gelişi zorunlu kürek çekmekten harap olmuş gemiciler için uygun bir rüzgarın esmeye başlaması, kışın verdiği zahmet ve hüzünden sonra gelen ilkbahar ve güç ve elemli bir başlangıçtan sonra işlerin düzelmesi gibi büyük sevinçle karşılanan bir olaydı ". Niketas Khoniates'in bu kaydı dışında, Selçuklular devri için Bolu'ya dair herhangi bir haber göze çarpmamaktadır.
Ama Selçuklular, Paphlagonia'nın batısında, kuzeybatısında, sürekli hareket halinde idiler. Bizans daha sonra Paphlagonia'yı, Amastris ve Herakleia hariç olmak üzere, ebediyen kaybetti. Kastamonu, Çankırı ve Ankara'da Konya Selçukluları egemen hale geçtiler. Kılıç Arslan ölmeden önce, töre gereği devleti oğulları arasında paylaştırırken, Ankara'yı oğlu Muhyiddin Mesud'a bıraktı. Bundan sonra, Kuzeybatı Anadolu'daki fetihleri bu Selçuklu şehzadesi devam ettirecektir. Dadybra sınır kalesinin düşürülmesinden sonra Bolu ve Herakleia yolu da açılmış ve bu yerler Bizans'ın doğu sınırı haline gelmiştir.
1204'de, İstanbul Latinlerin eline geçti. Bazı ileri gelenler Nikeia'ya sığındılar. Laskarisler böylece Bizans İmparatorluğunu burada devam ettirdiler. Ayrıca merkezi Trabzon olan Komnenoslar ile Laskarisler arasında nüfuz mücadelesi de başladı. Sakarya nehrinin doğusundaki askeri harekat, Prusias yolu ile deniz kenarındaki Herakleia'ya kadar uzadı. Palailogoslar zamanı da Klaudiopolis için Türk baskılarının hızlandığı devre oldu.
Herakleialı tarihçi ve yazar Nikephoros Gregoras ve Pachimeres, Moğolların etkili olduğu yıllarda, Türklerin de tehlikeye düştüğüne dikkati çekmektedirler. Nitekim, Paphlagonia'dan akıp gelen Türkmenler, Bizans sınırlarını hemen her noktada delmişler yeni hayat sahalarını meydana getirmişlerdir. Tekfur adı verilen kale yöneticilerinin de durumu bu şekilde güçleşmiştir. Askeri ve kendi mali ihtiyaçlarını temin için ağır vergiler koymuşlar bu hareketler de ahaliyi oldukça güç duruma sokmuştur.
XIV.yy başlarından XV.yy.a kadar Bolu bölgesinde Türkleşme hareketleri başladı. Bizans ilk önce Sakarya Nehri kenarındaki Geyve'yi kaybetti. Bu fetihler zinciri, Türk hanedanlarınca devam ettirildi ve görüleceği gibi Amasra'nın fethi ile noktalanmıştır.



KLAUDIOPOLIS - BOLU ÇEVRESİNDE TÜRKLER
XIV.yy başlarında, Bolu'yu da içine alan kuzeybatı Anadolu'nun görünüşü şöyledir. Merkezi Kastamonu olan Candaroğulları, Ankara'da Ahiler, Söğüt ve civârında Kayılar, Sakarya'nın doğusu ve batısında, sahillerde Bizanslılar veya Palaiologoslar. Ancak, Göynük, Gerede ve Bolu'da da tampon küçük beylikler de mevcuttur. Ertuğrul Gazi ile birlikte Söğüt taraflarına göç eden Samsa Çavuş Kabilesi de sonunda Sakarya nehrinin kuzey tarafına geçerek, ormanlık, çam ağaçları ile süslü yaylalara yerleşmiş haldedir.  
Kayılar, Oğuz Kabilelerinden olup, Cengiz istilası ile Anadolu'ya göç etmiş, Sürmeli, Pasin, Erzurum ve Erzincan taraflarında dolaşmışlardı. Ertuğrul Gâzi, tarihi bir karar vererek, Anadolu'ya gitti. Selçuklu Sultanının izni ile gaza ucu olan Bithynia sınırlarına yerleşti. Bizans tarihçileri Sakarya ile Paphlagonia arasında Amurios Oğullarından bahsetmektedirler. Ancak bunların kimlikleri kesin olarak aydınlatılmış değildir. Mudurnu Dağlarında işaret edildiği gibi Samsa Çavuş ve kardeşi Sülemiş vardı.  
Aşıkpaşazade ve Mehmed Neşri Efendi, ondan kısaca bahsederler ve Osman Gazi'nin çağdaşı olduğunu vurgulamaktadırlar. Samsa veya Samsama Türk-İslâm dünyasında kullanılan önemli isimlerden, unvanlardandır. Sülemiş isimli kardeşi de kendisine yardımcı olmuş, Osmanlı Beyliği ile ilk temaslarda rol oynamıştır. Bunların İlhanlılarla teması olduğu da ileri sürülmektedir. El-Ömeri ve İbn Battuta'nın kaydettiği Göynük, Gerede ve Bolu Ahileri hakkında bilgiler de azdır.  
Şihâp ed-Din el-Ömerî, Anadolu Beylikleri hakkında İbn Battûta gibi, önemli bilgiler vermektedir. Mesâlik el-Ebsar fî Memâlik el-Emsâr'ında, Göynük, Gerede ve Bolu hakkında yazdıkları da Anadolu'lu Sabar Hasr (?) kasabası ahalisinden Şeyh Haydar Uryan'ın İfadelerine dayanmaktadır: "Haydar el-uryan'ın haber verdiğine göre; Anadolu'da Cengiz Han'a ait olan ülkelerden başka sadece Türk elleri altında mevcut ülke ve memleket sayısı onbirdir.
Bu sıralamada 8. olan Gerede memleketidir ki, Şâhin İlidir. Askeri beşbin atlı kadardır. Göynük Hisar memleketidir ki, Emir Umur İlidir. Askeri üçbin kadardır... Gelelim Cengiz Han ailesine ait yerlere; .... Bolu Sultanının ilidir. Burada uygur şehirler yoktur. Köylerden meydana gelen, çayır ve otlaklarla uzayıp giden bir çayırlıktan ibârettir. Burası Germiyan ülkesi ile Süleyman Paşa İli'nin arasında, yani Germiyan'ın doğusunda Süleyman Paşa'nın batısındadır.
XIV. yy.ın ilk yarısında, 1333 yılında Tancalı Arap Gezgini İbn Battuta, Orhan Gazi ve Candaroğlu I. Süleyman Paşa zamanında Göynük, Mudurnu, Bolu, Gerede'den geçti. Bu kasabalar hakkında önemli bilgiler veren İbn Battûta, Göynük'ün Orhan Gaziye bağlı olduğunu, safran üretiminin yapıldığını yazmaktadır. Kış aylarında karlı bir zamanda Mudurnu'ya seyahat etmiş, Cuma namazı sırasında kasabaya varabilmiştir. Mudurnu, Bolu'ya bağlı ve o günün şartlarına göre de Kastamonu'ya on günlük uzaklıktadır. Bolu'ya yolculuk ederken, Büyük Su'dan geçmiştir.
Gezgin'in Bolu'ya ait yazdıkları şöyledir: "Bolu şehrinde, Ahîlerden birinin tekkesine indik. Buradaki adetlere göre, tekkenin bir bölümündeki ocaklar, kış müddetince aralıksız yakılmaktadır. Dergâhın her bölümünde ayrı ayrı ocaklar da vardır. Ocağın bacası mevcut olup, duman oradan çıkmaktadır. Odaları gayet güzel şekilde ısıtır. Buna çoğul şekli ile Bahari derler. Tekili Buhayrî'dir. Burada, İbn Cuzey Buhayrî'yi hatırladım. Ona ait bir de beyit aklımdan geçti. "Buhayri'den ayrıldığımızdan beri dağın üzerini toz kapladı. Onun geceleri alev saçmasını dilersen, katırların, yük yük odunlarla gelmesi gerekir. Tekkeye girdiğimizde, bütün ocakları yanar hâlde bulduk. Üstümüzdekileri çıkarttık. Sadece tek kat giyimle kaldık.
Öylece ateşin karşısına geçerek ısındık. Ahi, hemen çeşitli yemek ve meyveler getirdi. Allah, kerem sahibi ve cömert olan, yabancılara gariplere büyük şefkat ve sevgi gösteren, gelene geçene yardımlarını esirgemeyen bunları en güzel şekilde, sonsuz bir sevgi ile karşılayan bu dervişleri hayırlarla mükâfatlandırsın... O geceyi çok güzel bir şekilde, müsterih olarak geçirdik." İbn Battûta, Bolu'da fazla kalmadı. Ertesi günü, yine soğuk bir havada yola koyuldu. Gerede-i Bolu yâni Bolu'daki Gerede'ye hareket etti. Bu söyleniş devrin doğulu kaynaklarına uygunluk arzetmektedir. İlhanlıların mali defterlerinde Gerede'den Gerede-Bolu diye bahsedilmektedir.
İbn Battûta, Gerede için şunları yazmaktadır: "Gerede-Bolu'ya vardık. Burası bir ovada kurulmuş, güzel ve büyük bir kasabadır. Çarşısı ve caddeleri geniştir. Dünya'nın soğuk yerlerindendir. Ayrı mahallelere bölünmüş olup, her mahalle kendi aralarında yaşamaktadır. Kasabanın hakimi Şah Bey'dir Orta derece sultanlar arasındadır. Bedeni, boyu, bosu, huyu itibari ile yakışıklı, güzel bir adamsa da yeteri kadar eli açık değildir. Namazı burada kıldık. Sonra, zâviyeye misafir edildik. Orada, Hatib el-Fatih Şems ed-Din eş-Şami ile tanıştık. Adı geçen; yıllardan beri burada yaşıyormuş. Çoluk-çocuğa karışmış ve kasabanın hâkimi olan Şah bey'in hem kâtibi ve hem de hocası olarak sözünü geçirecek kadar nüfuz sağlamıştı.
Bir gün, yanımıza geldi. Gerede Hakiminin bizi ziyaret edeceğini haber verdi. Kendisine bu buluşmayı temin ettiği için teşekkür ettim. Şâh Bey, bizim yanımıza geldi. Kapıda karşılayarak, selâmladım. Bizimle birlikte oturdu ve bana sağlığımı, gezinin nedenini, şimdiye kadar hangi hakimlerle görüşebildiğimi öğrenmek istedi. Ben de başımdan geçenleri bir bir anlattım. Bir saat kadar süren görüşmeden sonra yanımızdan ayrıldı. Bizim için tam hazırlanmış bir binek atı ile bir kat elbise gönderdi." İbn Battûta, Gerede'den sonra Kastamonu yolu üzerindeki Safranbolu'ya hareket etti.
Burası Candaroğlu sultan el-Mükerrem Süleyman Paşa oğlu Ali Bey'in yönetiminde idi. Son devir Bizans tarihçileri, İslam kaynaklarından aynı şekilde, Kuxim Paxis'den de bahsetmektedirler. Bu şahıs, Nogaylardandı. Bağlı olduğu Han'ın ölümü üzerine Dobruca'dan ayrılmış, çoluk-çocuk ve adamları ile yelkenli ile Trabzon'a hareket etmişti. Niyeti Tebriz'deki İlhan'a sığınmak ve maiyetinde yer almaktı. Ancak, Karadeniz'in meşhur fırtınalarından birine tutularak, Herakleia iskelesine sığındı. Buranın tekfuru, durumu İstanbul'a, İmparatora bildirdi. Kuxim Paxis, hrıstiyan olmak ve Bizans ordusunda çalışmak kaydı ile ülke topraklarına kabul edildi. Bir müddet sonra da İstanbul'a gitti.
Saray ile tanıştı. Kızı kendisi gibi aynı milletten olan Solyman Paxis ile evlendirildi. Damad, Bithynia'nın merkezi Nikomedia'da (İzmit) oturdu. Sangarios boylarından gelecek tehlikelere karşı tedbirler aldı. Paphlagonia'nın hakimi ise Candaroğulları idi. Onlardan önce de yöreye Çobanoğulları hakimdi. Hüsâm ed-din Çoban, Alp Yürek Muzaffer ed-Dîn Yavlak (Yölük) Arslan devirleri kaynakların yetersizliği nedeni ile karanlık kalmaktadır. Pachymeres'in bahsettiği Nâsır ed-Dîn'in Mahmut olduğu bilinmektedir. Bu şahıs son Çobanlı beyidir. Candaroğulları ise XIII. yy sonlarında tarih sahnesine çıkmaktadır.
Kurucuları Şems ed-Dîn Yaman Candar'dır. Y. Yücel, bu sebeple ondan bahsederken, "...Bu emir hakkında P. Wittek, Pachymeres'de beyliklerin sayılması sırasında geçen Amiramini, Emîr Yaman'la izâh edilebilir ki, bu da Candaroğulları Beyliğinin kurucusu Şemseddin Yaman Candar'dır" demektedir. Candaroğullarının, bu tarihdeki batı sınırı Safranbolu/Taraklıborlu'da idi. XIV. yy başlarındaki duruma göre Bolu, üç taraftan Türk Beylikleri ile çevrili idi. Denizde ise Ceneviz hakimiyeti sürüyordu. Daphnusia, Diospolis, Herakleia Pontika ve Amastris ise sözde Bizans ama ticari alanda ise Cenova şehir ve kaleleri idiler.




TÜRK YÖNETİMİNİN ÖNCÜLERİ
Ertuğrul, Osman, Orhan, Yıldırım, Çelebi Mehmed, II. Mehmed ve Fatih Sultan Mehmed. Bunlar Kayıların ve bu kabileden kaynaklanan Osmanlıların liderleridir. Bolu fetihleri onların zamanında başlamış ve XV. yy. da sona ermiştir. Ertuğrul, Sakarya'nın sol tarafında yurd tutmuş, Bizans gâzâlarını devam ettirmiştir. Oğlu Osman, 1299'da kendi adı ile bilinen hanedanın kurucusudur. O ve halefleri zamanında Osmanlı Beyliği, Sultanlığı ve Devleti siyasi ve askeri hadiselerin neticesi olarak, büyümüştür.  
Cihan devleti olmaya hazırlanmaktadır. Osman Gazi, Sakarya boyundaki Geyve, Taraklı ve Göynük akınlarını gerçekleştirdi. Kendisine ahîler, şeyhler ve dost ileri gelenler yardımcı oldular. Orhan Gazi, beyliği en geniş sınırlarına kavuşturmak için askeri faaliyetlerini devam ettirdi. Geyve, Alp Suyu. Karaçebiş, Regio Tarsia, Kocaeli Yarım adası, Nikomedia, Karadeniz kıyıları, Bolu, Gerede tarafları, Ereğli dışında sahil bu akınlarda ele geçirilmiştir. Oğlu Süleyman paşa Göynük ve Mudurnu'da adaletle, insan sevgisi ile fetihler yaptı. Rum ahali onun yönetiminden son derece memnundu.  
Bolu da dahil olmak üzere, Göynük, Mudurnu, Üskübü ve Akyazı'da bir çok hayır eseri bıraktı. Bunlara vakıf araziler ve gelirler tahsis etti. I. Murad devrinde, Ankara'daki ahîler himaye altına alındı. Bolu'daki faaliyetleri karanlıktır. Yıldırım Bayezid, Mudurnu, Bolu ve Çağa'da, Gerede'de aynı yolu takip etti. Bir çok mimari eserin sahibidir. Bundan başka, Candaroğulları ile nüfuz mücadelesine girişti. Bizans kaynaklarına göre, kesif bulut arkasından ışıklarını yayabilen yıldızlar arasında, Karadeniz kıyısındaki Herakleia da bulunuyordu. 1402, Ankara Meydan Savaşından sonra da Bolu'da siyasi dengeler bozuldu.  
Fetret Devri mücâdeleleri sırasında Bolu ve Gerede'de heyecanlı günler yaşandı. Sahipkıran, Cihângir Timur Beg'in askerleri Göynük, İznik ve Bursa'yı harap ettiler. Süleyman Bey, Göynük'de gelişen hadiseleri Bey Kavağı'ndan izledi. Çelebi Mehmed, "kazaklık" günlerinin ilk anlarını yaşıyordu. Gerede ve Mudurnu yörelerinde, Timur'un hareketine göre siyaset takip etti. II. Murat, Candaroğullarına karşı etkili seferlerde bulundu. 1425'deki Taraklı Borlu Savaşı, Bolu ve Gerede'nin ehemmiyetini bir kere daha artırmıştır.  
Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u ele geçirdi. Sonra, Candarlıların halefi İsfendiyar meselesi ile meşgul oldu. Bölgede son olarak Amastris'i Osmanlı devletinin sınırlarına kattı. Böylece; Beğ, Han, Sultan gibi unvanlar altındaki Bolu fetihleri bu düzeyde bitmiş oluyordu. Samsa Çavuş ve kardeşi Sülemiş, Konur Alp, Akça Koca, Sungur Bey, Hızır Bey, Eflagan Bey ... Bunlarda Bolu'yu Türklüğe kazandıran fatihleridir. Konur Alp'in kimliği de karanlıktır. Ailesi hakkında bilgi hemen hemen yok gibidir. Osman Gazi Alplerinden olup, Abdurrahman Gazi ve Akça Koca ile birlikte akınlarda bulunmuştur. Şehzade Orhan ile önce Geyve'yi ele geçirmiş, sonra Alp Suyu ve Karaçebiş hisarlarını Osmanlılara kazandırmıştır.
Akyazı Kalesi de bundan sonra ele geçirilmiş, gece gündüz at sırtından inmeyerek, Düzce Ovasını kâfirden temizlemiştir. Osmanlı kaynakları, Konur Alp'i, Konur Alp İli fatihi olarak göstermekte, bu akınların takip eden yıllarda veya zamanda, Mudurnu, Bolu, Gerede, Kocaeli Yarımadasında da sürdürüldüğünü yazmaktadırlar. Samandıra ve Aydos kalelerinin kuşatılması ve Tekfurun bertaraf edilmesi hikayesi de ilgi çekicidir. Konur Alp, kendi adını taşıyan ocaklıkta Konur Apa'da vefat etmiş ve burada toprağa verilmiştir. Akça Koca da, Abdurrahman Gazi de, Konur Alp'in gaza arkadaşları idi.
Akçakoca soyu devam etmiş, II. Murad zamanında Bizans'a gönderilen Kadı Fazlullah da Gebze'de yaşamıştır. Akça Koca da Konur Alp ile aynı tarihlerde ölmüş, İzmit-Kandıra yolu üzerinde, Karadeniz'e hakim tepe üzerinde toprağa verilmiştir. O'nun adı da unutulmazlıktan kurtarılmış, merkezi İzmit olan Koca İli bu ilk devir Osmanlı kahramanını zamanımıza kadar yaşatmıştır. Neşrî ve Aşıkpaşazâde'nin bahsetmemesine rağmen, Bolu yöresinin diğer üç fatihi de Sungur Bey, Hızır Bey ve Eflagan Bey'dir. Sungur'un, Evliyâ Çelebi'nin de yazdığı gibi Candaroğullarından olması muhtemeldir.
Bolulular XVII. yy ortalarına kadar bu hatırayı canlı tutmuşlar ve Evliyâ Çelebi'yi bilgilendirmişlerdir. Gerede, Mengen, Devrek ve civarında Osmanlının sesini duyuran Hızır ve Eflagan Beyler olmuştur. İbn Kemal, Tevârih-i Âl-i Osman'ında, her iki beyi zikretmektedir. Ki bu husûs resmi osmanlı belgelerine de aksetmiştir. İlhanlı belgelerinde, El-Ömerî'de ve İbn Battûta'da bahsedilen Emir Umur, Şah(in) Bey de Türkleşme ve islamlaşmada rol oynamış şahsiyetlerdir. Çobanoğullarının da Bolu'nun ormanlık kuzey-doğu mıntıkalarında Bizans aleyhinde faaliyette bulunması düşünülebilir.
Ancak, bu yöre fatihleri hep karanlık kalmıştır. Bu beyliğin halefi olan Candaroğullarının, Şems ed-Dîn Yaman Candar gibi büyük beyleri olduğu biliniyor. I. Süleyman muhtemelen 1309-1340 yılları arasında saltanat sürmüştür. O, tımarlı 366 sipahiden biri idi. O, Eflagan ucunda Türkleri asker yazarak, güçlendi. Bir gece Kastamonu'da, Mahmud Bey'in sarayını muhasara ile geçirdi. Kastamonu'dan sonra Zâlifre denilen Borlu Kalesi üzerine yürüdü. Burası şimdiki Safranbolu kasabasıdır. Bir müddet sonra oğlu Ali Bey'i oraya tayin etti. Bir müddet sonra da Osmanlılarla hudûd olmuştur. Böylece Gerede ve Safranbolu, Bolu ve Kastamonunun sınır kaleleri haline gelecektir.



BOLU ÇEVRESİNDE SAVAŞLAR
(1323-1461)
Konur Alp, Prusias'ın ele geçirilmesi ile görevlendirildi. 1323'de, Akyazı'yı üs yaparak, kılıcını Bolu'ya doğru saldı. İlk ele geçirilen kale, Hypios/Melen Çayı kenarındaki Prusias idi. Burası ve Düzce Ovasının beylik sınırları içine katılmasından sonra Bizanslılarla, Uzunca-Bel çarpışması yapıldı. İki gün ve gece karşılıklı birbirini gözetleyen kuvvetler, ertesi gün Konur Alp'in önünden çekildi. Bu zafer üzerine Konur Alp, tekrar Düz Pazar'a geldi. Düzce'den sonra Mudurnu akını yapıldı.
Konur Alp, daha sonra Bolu'yu da geçmiş ve Eflagan ile Hızır Bey'in yardımı ile beylik sınırlarını daha doğuya genişletmişti. Orhan Gazi'nin oğlu İzmit fethinden sonra Göynük ve Mudurnu'yu tamamen kendine bağladı. Yöredeki hrıstiyanlar, Osmanlı hakimiyetini özellikle Süleyman Paşa'nın adaletini canı gönülden karşıladılar. Bolu gün geçtikçe tam bir Osmanlı şehri halini aldı. Görünüşü ile Bursa'yı, Yenişehir'i, İznik'i andırıyordu. Yıldırım Bayezid, Mudurnu, Bolu, Gerede ve Çağa'da cami, hamam inşa ettirdi.
1393'de, Mudurnu, Bolu ve Çağa yolu ile Safranbolu önlerine kadar ilerledi ve Candarlıları mağlup etti. İstanbul da kuşatılmak istendi. Bunun için Karadeniz ve boğazdaki yerler ele geçirildi. Niğbolu tehlikesi üzerine barış yapılarak kuşatma kaldırıldı. İmparator ile yapılan sözleşmede, Taraklı ve Göynüklüler, Bizans'ın başkentine götürüldü ve cami etrafında iskan edildiler. Ancak, Timur istilası sebebi ile bu Bolulu Türkler, sur haricine çıkarıldı ve Tekirdağ taraflarında iskan edildiler. 1402'de Ankara Meydan Savaşı, Timur'un galibiyeti ile sonuçlandı. Yıldırım Bayezid esir düştü ve bir müddet sonra da öldü. Taht kavgaları yüzünden Fetret Devri yaşandı.
Candarlıların bu esnadaki temsilcisi İsfendiyarlılar ile siyasi ilişkiler de kopma noktasına geldi. Göynük, Taraklı ve İznik, Bursa Timurlu kuvvetleri tarafından istila edildi. Çelebi Mehmed, Gerede ve Mudurnu taraflarında dolaştı. Kardeşlerden Süleyman Çelebi de Göynük'de Bey Kavağı'nda, gelişen olayları takip etti. Sonunda Çelebi Mehmed, Osmanlı Beyliğinin başına geçti. Kara Devlet Şahın öldürülmesi üzerine İsfendiyar Bey, Bolu tarafına kadar ilerledi. Osmanlı ve İsfendiyarlı kuvvetleri, Gerede ile Çağa arasında savaştı. Çelebi Mehmed, ezici bir galibiyet kazandı. Şükrullah'a göre, "Akçadan, maldan, attan, katırdan ve özge nesnelerden ele geçirmişti." II. Murad da, İsfendiyarlılarla mücadeleyi sürdürdü.
Safranbolu'nun kuşatılması üzerine Osmanlı Ordusu, kalenin imdadına koştu. İsfendiyar Bey bir kere daha mağlup edildi (1421). II. Murad'ın Bolu Sancak Beyi; Halil Paşa'nın kardeşi Mahmud Çelebi idi. Sultanın emri ile Rumeli'deki sefere katılmış (1443) ve İzladı'da tuzağa düşürülerek esir edilmişti. Kara elbiseler giyinen hanımı, II. Murad'ın huzuruna çıkmış ve kurtarılmasını rica etmişti. Fatih Sultan Mehmed, 1453'de İstanbul'u feth etti. Böylece bir çağ kapanmış ve bir çağ açılmıştır. Bolu bundan sonra başkent olarak Edirne'yi değil İstanbul'u görecektir.
Fatih Sultan Mehmed zamanında, İsfendiyarlıların siyaseti yakından takip edildi. 1459/1460'da Amasra seferine karar verildi ve Bolu yolu kullanıldı. Bolu Sancağında, XX. yy mülki teşkilatı göz önüne alınırsa, en son ele geçirilen yer Karadeniz kıyısındaki Amasra'dır. Fatih Sultan Mehmed'in bu tarihi seferi, İbn Kemal tarafından aşağıdaki gibi anlaşılması zor gayet ağır cümlelerle anlatılmaktadır: Sâyık-ı takdir-i ilâhiyle sefer-i sabıkda sipâhi yorgun ve zebûn olmamağın "uluvv-i himmet-i padişahinün tahrîki, sultân-ı kişver-sitânun ol yıl da bir diyâr fethine dahi ikdâmına bâ'is oldı. Anadolu geçesinde Karadeniz yalısında Amasra nam bir hisarı ki içinde müstakil valisi vardı, ol havalide gemiyle haramîsi gezüb kimi bulursa alurdı, almağa ihtimam hâdîs oldı.
Beyt-i Türki Li-Müellifihi
Cihancûluk işi sevmez sükûnı İşin sevse kişi sevmez sükûnı Mezkûr ma'murede sakin olan küffârun gerçi bir mikdâr cizye-i maktu'ası vardı, hazine-i 'amireye Sal-be-Sal bi-imhal u ihmal vasıl olurdı; ammâ Tekvurı îllik sûretinde yâğîlik maddesi üzerine ısrar etmişdi, hâramiliğinden ve taracından yıllık haracı bir günde hasıl olurdı.  
Bir nice def'a nakz-ı 'ahd u peymani cinayetleri sadır ve rafzı akd-u amanı müşhir hıyânetleri zâhir olub dergâh-ı asumân-iştibaha 'arz olmuşdı; ol sebebden mezkûr-bed-girdârı ortadan ref 'idüb etbâ 'u eşyâ'ınun şerr u şûrın ol kenârdan def'itmek padişah-ı saltanat-penahun zimmet-i himmetinde farz olmuşdı. Ammâ meskeni hısn-ı hasin ve pirameni sûr-ı üstüvâr olmağın, içeri îline günine girecek rehgüzârları düşvâr olmağın bir mikdâr çeri göndermekle dâmen-i fethi ele girmezdi; hazret-i sahipkıran leşker-i giran-ı bi-keranla kendü bi'z-zat akdam-ı ikdam üzerine turub varmağa gayri kişverlerdeki mühimmat 'ayık olub rûzgâr hempâlık itmez ve zaman el virmezdi.
Nazm-ı Türki Li-Müellifihi
Anun fethine şah etdikçe hemm Çıkardı bir iş dahi andan ehemm Ehemm olana sarf olub ihtimam Kalurdı mühim iken ol nâ-tâmâm. Bu kerre ki eyyâm-ı ferruh-encâm müsa'id olub mezkûr Sal-i ferhunde-falün hengam-ı seferinde vüs'at bulundı, ateş gibi yürüdüği yeri kurudan leşker-i ab-şitab ve bad-heybet yaşdan ve kurudan harekete gelsün deyü emr olundı. Bir mikdar leşker-i cerrarla Mahmud Paşa gemileri tonadub deryadan getdi; sayir ümerây-i rezm-arayla şehriyar-i kişver-küşay karadan 'azm etdi.  
Mübaret demde Üsküdar'a geçüb devlet-i rûz-efzunla birkaç gün göçüp vardı, Akyazı'ya kondı; sevad-ı mevkib-i meymûnla ol hamûn-ı hümayûn, yüzi yaziyle karalanmış sahifeye döndi. Hızırbeğ-ili dimekle ma'ruf gayet su'ubetle mevsûf nahiyetün tağlarına ki kenârında tavar ayağı dirmezdi, ol serhaddi görenün sedd-i İskender gözüne girmezdi, leşker-i ye'cüc-hurûc 'urûc etdiler; Mengen didikleri mekandan ki derbendleri ğula yol virmezdi, çengelistanına ok ursan girmezdi, içi ab-ı hayata menba 'olan zulamata mecma'dı, İskender-i Hızır-kadrün ikdâmiyle geçdiler getdiler. Çün leşker-i zafer-rehberün yolı vardı. Bolı serhaddine irdi ve muhayyem-i mükerrem ol tarafdağı diyâra şeref ve i'tibar virdi, İsfendiyar oğlı İsma'il beğ, ol şir-i nahcirgir kendüyi şikar etmeğe kasd etdi sanub Kastamoni'den çıktı, Sinab'a girdi.
Şir-i nahcircûy u pür-kînin Alsa bûyını âhûy-i miskîn Meskenin terk ider kararı gider Külhan olur gözine gülşen-i Çin. Sonra 'azm-i sâhibkırâni Amasra cânibine idüğine cezm idicek sürûr etdi, vafir pişkeşler hazır idüp asıtan asuman-nişana gönderdi ve yerinde huzur etdi. Amasra Tekvurı çün şehriyar-ı düşmen-şikârun kendü diyârına varacağın ve hisarınun üzerine düşeceğin işitdi; Mahmud Paşa dahi cüyuş-ı ab-çuş ve ateş-huruş ile deryadan vardı, mezkûr kal'ayı dayire-i teshire çeküp muhasara tedbirin itdi, bildi ki hisarı ihtiyariyle virmezse zarb-ı destle burc-u barusın yıkup serkeş bedenlerini pest iderler; dâmân-ı âmâna yapışmazsa girîbânı çengâl-ı cidale düşer ve seng-i ceng ü harble câm-ı nâm ü nengin şikest iderler; naçar re'y-i serkeşliği elden koyub pişvay-i 'akl-ı rehnümaya uyub tali'a-i fethün yanınca şehriyâr-ı nusret-şi'ar ve zafer-rehbere vafir pişkeşler ve ağır beleklerle karşı gelip istikbal etdi; ikliminün kilidi olan kal'anun miftahın 'abid-i sultan-ı cihana teslim idüb kendü ümmid ü bîmle du-nim olub geldi getdi. Merasim-i ta'zimi takdîm etdiğiçün ol gumrahun günahı afv olub hüsam-ı intikamdan halâs buldı; mezkûr hisârun iskelesinün mahsûl-ı mevfûrı hass olub nevâhisindeki diyâr Bolı Sancağı'na zam oldı. Şehriyâr-ı kâmkâr ol ruba'ı ve buka'ı dahi erba'a yılında feth etdi, ol sefer-i zafer eserden dahi mansur ve mesrûr geldi, dârü'l-mülkine getdi.



BOLU SANCAĞI
Köroğlu hadisesi dolayısıyla merkezden gönderilen emirnamelerde "Bolu Sancağı" tabiri sık sık geçmektedir. Şimdi XVII. yy.a kadar, bu sancağın geçmişinden kısaca bahsetmek istiyorum; Bolu'nun üzerinde bulunduğu arazi, eskiden yani Bizanslılar zamanında Bithynia olarak isimlendirilmektedir. Orhan Gazi'ye yardımcı olan ve babasının silah arkadaşlarından Konur Alp ile Akça Koca Sakarya'nın her iki tarafındaki yerleri fethetmişlerdi. Bu yüzden, yeni açılan uçların ilk idarecileri bunlar olmuşlardır. Akyazı, Eski Bağ ve Düzce Ovasının yer aldığı Konrapa, fatihinin adını Konuralp ismini almış, kaydıhayat şartı ile Konur Alp'e bırakılmıştır.
Bu bölge, Osmanlı vesikalarında Konrapa (Konur Apa) diye anılmıştır. Karadeniz kıyısındaki ve Osmanlıların denize ilk açıldığı yerlerden olan Akçaşehir, Konrapa'ya bağlı olmakla beraber Akçakoca tarafından zaptedildiği için onun adını almıştır. Bolu'nun batısındaki ve eski ipek yolu üzerinde bulunan Mudurnu ve Göynük, Taraklı Yenicesi de bir müddet Süleyman paşa tarafından idare edilmiştir. Bolu, Beylerbeylik merkezi Ankara ve 1451'den sonra da Kütahya'ya bağlı kalmıştır. Yani idari bakımdan bu şehirlerde oturan beylerbeyine tabi olmuştur. Evliya Çelebi'nin sonradan tertip edilen defterlerdeki kayıtları esas tutarak verdiği bilgiye göre, Bolu'nun ilk tahriri Fatih Sultan Mehmed zamanında yapılmıştır. Seyyah, "burası Anadolu toprağında ayrı bir sancak beyi tahtıdır.
Padişah tarafından beğinin hası 300.122 akçedir" diye yazmaktadır. Ancak, bu miktar azdır ve o devre ait defterlerde 400.000-500.000 akçe arasında değişen rakamlar verilmektedir. Bolu Sancağı dahilinde ve sancak beyine bağlı olarak gözüken 36 kadar kaza vardı. Bunlar; Merkez kaza Bolu, Taraklı - Borlu (Safranbolu), Kızıl Bel, Gerede, Viranşehir, Şihabeddin, Aktaş, Ulak Deresi, Dörtdivan, Çağa, Bartın, Amasra, Kıbrıs (merkez: Karadoğan), Yörükan, Eflâni, Yedi Divân, Bender Ereğli (Karadeniz Ereğlisi), Devrek, Ulus, Yılanluca (Melenderesi/Yığlıca), Taraklı Yenicesi, Mudurnu, Üsküp (Konrapa İli'nin merkezi Eski Bağ), Dirgene, Samako (Alaplı), Gocinos, Akçaşehir, Ovayüzü, Eflâni Yenicesi, Tefen, Çarşanba (Hızır Bey İli), Zerzene, Gölpazarı, Hisarönü, Pavli ve Doturga'dır.
Yukarıda adı geçen kazalardan Bolu'nun doğusunda kalanlar, İsfendiyar Oğullarından, batıda kalanları ise Bizans Tekfurları elinden alınan şehir ve kalelerdir. Bugün Gerede'ye bağlı kalan Dörtdivan, o zaman kaza merkezi durumunda olup, Köroğlu'nun doğduğu köy Sayalık, buraya bağlı idi. Uzunçarşılı'dan itibaren bu köyün adı hep Hayalık olarak hatalı bir şekilde okunmuş iken, Prof. F. Sümer'in tesbiti ile Sayalık şeklinde düzeltilmiştir.


BOLU SANCAK BEYLERİ
Bolu 1324 yılından itibaren 1692 senesine kadar Sancak Beyleri tarafından idare edilmiştir. Şehzadeler, hanedana akraba olanlarla, Candaroğullarına mensup beyler Bolu'yu sancak beyi olarak yönetmişlerdir. Konur Alp, Sunkur Bay Şemsî, Şehzade Murad, Gündüz Alp, Süleyman Paşa, Çandarlızade Mahmud Çelebi Bolu'yu idare etmiş ilk beyler arasındadır. Sonuncu bey Çelebi Mehmed'in kızı ile evli olup, İzladı Savaşında tuzağa düşürülerek esir edilmiş, külliyetli miktarda para ödenerek kurtarılmıştır. Bazı rivayetlere göre bu bey İstanbul muhasarasında da bulunmuş ve şehid düşmüştür.
II. Murad, II. Mehmed ve II. Bayezid devirlerinde de Bolu'nun idaresinde bazen dost ve bazen düşman oldukları İsfendiyarlılardan valiler görülmektedir. II. Bayezid zamanında, Şehzade Ahmed'in oğlu Murad Bey Bolu Sancak beyliği yapmış, fakat babasının karıştığı hadiseler dolayısıyle kızılbaşlara sığınmıştır. Şehzade Murad Bey'den az önce de, amcası Selim'in oğlu şehzade Süleyman Bolu Sancak Beyliğine getirilmişti (1509). Bu şehzade, önce Karahisar'a tayin edilmiş ise de, amcasının itirazına sebep olmuştu. Padişah, bu defa oğlunun isteği üzerine Süleyman'ı Bolu'ya nakletmiş, Kefe'ye yollanmasına kadar sancak beyi olarak burada kalmasına izin vermiştir.
Bu beyler dışında, Voyvodalık devresine kadar (1692) Bolu'yu yöneten sancak beyleri, tesbit edebildiğimiz kadarı ile şunlardır; Sinan Bey, Şemsî Ahmed Paşa, Hacıpaşaoğlu Mehmed Bey, Köroğlu hadiselerinin zuhur ettiği sırada Behram bey, Rum beyzade Osman Bey, Sarhoş Abaza Osman, Abdi Paşa, Koca Yusuf Paşa, Bosnalı Vardar Ali Paşa, Emir Mustafa Şerif Paşa, Benli Hasan Paşa Şemsipaşadâde Mahmud, Kürt Mehmed Paşa, Kemenkeş Seyyid Ahmed Paşa, Fındık Mustafa'dır. 1692'den az önce Bolu'nun son sancak beyi, Zor Mustafa Paşa'dır. Bu bey Köroğlu zamanındaki beylerden daha zalim davranışlı olduğundan, halka olmadık zulümler yaptığından, suçu sabit görülerek, idam cezasına çarptırılmıştır. XVI. yy başları ve XVII. yy.ın ilk yarısında Bolu 14 zeamet, 55 tımar'a bölünmüştü. Cebeliler de dahil olmak üzere 2800 kılıç askeri vardı. Çeribaşısı ile beyinin askeri 800 kadardı. Beyinin senelik hasılatı 10.000 kuruş, kadısının ise 5000 kuruştu. Beyi'nin hası ise, yukarıda işaret edildiği şekilde, 300.122 akçe idi.


BOLU SANCAK MERKEZİ

Köroğlu'nun yaşadığı XVI. yy. da, Bolu Osmanlı İmparatorluğunun gözde şehirlerinden biri idi. Doğuya giden bir çok ana yol bu havaliden geçmekte idi. Kanuni zamanında yeni açılan ve halkın günümüzde Bağdat Caddesi diye isimlendirdiği yol üzerinde birçok kervansaraylar inşa ettirilmiştir. Bu stratejik mevki dolayısıyla Bolu günden güne gelişme göstermiş ve kale çevresinde yayılarak daha da büyümüştür. En eski tasvirlere göre, Bolu birbirini takip eden otlakların bulunduğu, ahalisinin daha ziyade köylerde yaşadığı bir yerdi. XVI. yy. da, ovadan bakıldığında hemen göze çarpan meşhur kalesi, artık harabe olmaya yüz tutmuştu.
Zira Selçuklular zamanında uç kalesi olduğundan her zaman tahkimli olmasına dikkat edilmiş iken, şimdi iç el sayılması sebebi ile artık tamirata gerek duyulmamıştır. İbn Battuta, 1333 senesinde Bolu'da misafir kaldığı halde, şehri pek tasvir etmeyip, sadece Ahîleri kısaca misafirseverliklerinden dolayı methetmiştir. Şehir, şimdiki gibi, yine ova ortasında, batıdan doğuya yükselen toprak bir tepe üzerine bulunuyordu. Çevresinden çok sayıda küçük derecikler aktığı için, zamanla mahalleler surlar dışında ve ovaya doğru meyil üzerinde meydana gelmiştir. 1528 senesine ait olduğu tahmin edilen 438 numaralı tapu-tahrir defterinde, XIV. yy. da kurulmaya başlanan ve XVI. yy. da gelişmesini tamamlayan mahalleler şunlardı;
Aslı Han veya Aslı Hatun, Gölyüzü, Cami, Turşucuoğlu, Hoca Bey, Hatip, Karaçayır, Hacı İlyas Oğlu, Ak Mescid, Dabbağan (: Tabaklar), ve Uğurlu Naib (sonra : Karamanlar). Bu mahalleler de, diğer yerlerde olduğu gibi bir mescid veya cami etrafında teşekkül etmiş olup, nüfusu ortalama hesaplamalara göre 2000'e yaklaşmakta idi. Evliya Çelebi'nin 1645 senesindeki seyâhatinde ise, Bolu eskiye nazaran oldukça büyümüş ve bir çok güzel binalarla süslenmişti. Köroğlu'nun destanî bir havaya büründüğü bu zamanda, Evliya Çelebi Bolu'yu şöyle tanıtmaktadır, " ... Gerçekten ma'mur büyük bir şehirdir ki, topraklı bir dağ arasında kurulmuştur. Otuzdört mahallesi ve 34 camii vardır. Üçbin kadar tahta örtülü güzel evleri vardır.
Bazı zenginlerin evleri ve hanları kiremitle örtülüdür. Dörtyüz kadar ma'mur süslü dükkânı vardır. Her ne kadar Türklük ise de ileri gelenleri, eşrafı ve tüccarı çoktur... Oğuz adamları vardır... Suyunun ve havasının nefasetinden dolayı güzelleri çoktur..." Bolu'nun en güzel cami, saray ve binaları Osmanlı Padişahları, şehzadeler, İsfendiyaroğulları ve beyler tarafından yaptırılmıştır. Bolu, bundan başka, medrese, kervansaray, bedesten ve bazı sanayi tesislerine de sahipti. Bolu dağlarının meşhur köknar ve çam tahtaları, günümüzdeki gibi Bolulu işadamlarınca, İstanbul pazarına İzmit yahut daha elverişli olan Akçaşehir iskeleleri yolu vasıtasıyla gönderilmekte ve orada belli yerlerde satılmakta idi. Hatta bazı düzenlemelerle Bolu tahtasının ve odununun İstanbul'da daha ucuz satılabileceği hususunda Evliya Çelebi'nin oldukça enteresan görüşleri vardır.


ŞEMSİ PAŞALILAR
Bolu'yu idare edenler arasında Şemsi Paşa ailesinin özel bir mevkii vardır. Bazı sancak beyleri, zaman zaman bu aileden tayin edilmiştir. Evliya Çelebi, 1645'deki Bolu ziyaretinde, Şemsi Paşa ailesinden bahsederek "Sungurbay Şemsi adlı kahramanı eliyle fethedilmiş, kendisine evlattan evlâda hayat şartı ile ocaklık ihsan edilmiştir. Hâlâ nesli tükenmiş değildir. Şemsi Paşa evlâdları derler" malûmatını vermektedir. Yine bu seyyahın yazdığına göre Sungur Bay Şemsi, Osman Gazi ile aynı zamanda yaşamış bir kahramandır. Bu ismin sonundaki Şemsi sıfatı ise, Şemsi Paşa ailesinin bu şahsa bağlı olduğunu göstermek için kullanılmıştır.
Naima ve Kâtip Çelebi de, tarihlerinde Şemsipaşazâdeliler tabirini sık sık kullanmışlardır. Sungur Bey veya Sungur Bayın tarihi kişiliği ne yazık ki, kaynakların Bolu fethini bir iki satırla geçiştirmeleri yüzünden, son araştırmalarda dahi aydınlığa çıkarılamamıştır. Candaroğlu Beyliğine ait soy kütüklerinde ise böyle bir isme tesadüf edilmemektedir. Belki, ileride tapu veya vakıf kayıtlarından onun tarihi şahsiyeti hakkında ip uçları elde edilebilir. Şemsi Paşa zamanında, bu ailenin Halid bin Velid'ten indiğine dair bazı kayıtlar mevcut ise de, doğru değildir. Tarih kaynakları incelendiğinde varılan neticeye göre, Candaroğlu, İsfendiyaroğlu ve Kızıl Ahmedli gibi kollar, Şemsi Paşa ailesinin dayandığı hanedanlar oluyor.
Her üç grup, Osmanlılar ile yakın temasta bulunmuşlar evlilik yolu ile akrabalık tesis etmişlerdir. İsfendiyaroğlu Beyliğine Fatih Sultan Mehmed son vermiş az sonra da Kızıl Ahmed Bey ailesi ile Uzun Hasan'a sığınmıştır. II. Bayezid zamanında tekrar Osmanlı ülkesine dönen Kızıl Ahmedli ailesi, Bolu'daki eski mülklerine sahip olmuşlardır. Mirza Mehmed Bey, Bolu sancak beyi olmuş, daha sonra da Bayburd ve Erzincan'ın idaresine tayin edilmişti. II. Bayezid ile dostane münasebetlerde bulunan Mehmed Bey, onun oğlu şehzade Murad'ın (Ö. 15 ekim 1485) kızı Şahnisa Hatun ile evlenerek damad yapılmıştı.
Ne yazık ki Mehmed Bey, kendisinden büyük hizmetler görüleceği sırada, Erzincan Bey'i iken hayata gözlerini yummuştur. Mirza Mehmed Bey'in Musa, Mustafa ve Şemsi Paşa isimlerinde üç erkek evladı dünyaya gelmiş, hepsi devlet hizmetinde bulunmuşlardır. Musa Paşa, ava merakı ile şöhret bulmuş, Yavuz ve Kanuni zamanlarında Osmanlıların hizmetinde yararlılıklar göstermiştir. Erzurum Beylerbeyi iken, Gürcülerin tuzağına düşerek hayatını kaybetmiştir. Mustafa Paşa da, Musa Paşa gibi şöhretli bir şahsiyet olup, beşinci vezirliğe kadar yükselmişti (1561). Meşhur Malta Seferi esnasında ordunun başkumandanı olup, Piyale Paşa ve Turgut Reis ile bu kaleyi muhasara etmişlerdi. 1566 yazında, kardeşi Şemsi Ahmet Paşa ile Zigetvar Seferine katılmış, padişahın zamansız ölümüne şahit olmuştu. İki yıl sonra hacca gitmiş ve Arafat dağında iken vefat etmiş ve Mekke'de toprağa verilmiştir.
Evliya Çelebi'nin babası Derviş Mehmed Zılli Efendi bu cenaze merasiminde bulunmuş, vezirin gömülmesinde yardımcı olmuştur. Mirza Mehmed Bey'in üçüncü oğlu ve Şemsi ailesinin kurucusu Ahmed Paşa'dır. Uzun ve rahat bir hayat süren Şemsi Ahmed Paşa, saraya intisab etmiş, sırası ile avcıbaşı, bölükağası, müteferrika ve sipahi ağalığı ünvanlarına sahip olmuştur. 1553 İran seferine iştirak etmiş ve yararlı hizmetleri ile sultanın gözüne girmiştir. 1554'de Anadolu Beylerbeyliğine tayin edilmiş, az sonra da Rumeli'ye nakledilmiştir. Bu sıfatla Zigetvar Seferine, ağabeyi ile birlikte kendi kuvvetlerinin başında, katılmıştır. Kanunî Sultan Süleyman'ın bu sefer sırasında vefat etmesi ile eski vazifesinden ayrılmış ve inzivaya çekilmiştir. Sultan II. Selim (1566 - 1574) zamanında yeniden hizmete alınmıştır.
Sokullu Mehmed Paşa'ya karşı hasmane tutumu ile ikinci grubu meydana getirmiş, bu düşmanlık sadrazamın öldürülmesine kadar devam etmiştir. III. Murad'ın tahta çıkmasından sonra Şemsi Ahmed Paşa'nın yıldızı yine parlamış ve padişahın musahibi olmuştur. Devşirme usulünün bozulması ve bu arada saraya rüşvet kabul ettirme gibi şeylerden sorumlu tutularak, tarihçilerin tenkidine maruz kaldığı da görülmektedir. Şemsi Ahmed Paşa, 18 Muharrem 988/6 Mart 1580'de İstanbul'da öldü. Dillere destan sarayına yakın kendi adı ile tanınan Cami yanındaki türbede toprağa verilmiştir.
Oldukça renkli bir şahsiyete sahip olan Şemsi Ahmed paşa, aynı zamanda ilim çevrelerince de takdir edilen, yazdığı şiirlerle de şairler arasına katılan kimse idi. Belli başlı eserleri; Şehnâme-i Sultan Murad Dîvân, Vikâye Şerhi, İ'tikadnâme ve tercüme-i Şurut-i Salât'dır. Şemsi Paşa'nın oğulları da babaları gibi bir çok devlet hizmetinde vazife almışlardır. Mahmud Paşa, Şemsi Paşa ailesinin en şöhretli şahsiyetlerinden olup, babasının delaleti ile mirliva olmuş, 1579 senesinde Şehr-i Zor, sonra da Kıbrıs Beylerbeyliğine vali tayin edilmiştir. 1591-2'de Bolu'ya gelmiş, atalarının bir çok mülkünün bulunduğu bu yeri idare etmiştir. Kastamonu valiliğinden sonra, Almanya'da Usturgon'a yollanmış, burada kendinden üstün kuvvetlere karşı kahramanca mücadele etmiştir.
III. Mehmed, 1602-3'de , onu Nahcivan sınırlarına yollamış, beylerbeyi iken burada şehit düşmüştür. Doğu Anadolu'da ölen ikinci Şemsipaşalıdır. Evliya Çelebi, 1645 senesinde hem İstanbul'da ve hem de Bolu'da Şemsi Paşa ailesine mensup kimselerin yaşadığını yazmaktadır. XVII. yy. da Şemsi Paşa kölelerinden Süleyman isimli birinden haberdarız ki bu, meşhur Köle Oğlu'nu yakalayarak, idam edilmesini sağlamıştır. Bu konuya biraz aşağıda tekrar temas edilecektir. Şemsi Paşa ailesinin Bolu ve kazalarında bir çok hayır eserleri yaptırdığı bilinmektedir. Bu tarihi yapılar günümüze kadar tabii afetlere maruz kalmalarına rağmen gelebilmiştir.
Bolu'ya tabi Yenice köyünde Mirza Mehmed Paşa ve eşine ait tımarın olduğu Tahrir Defterlerindeki kayıtlardan anlaşılmaktadır. Şemsi Paşa ailesinden olup, Yavuz Sultan Selim zamanında yaşamış olan bir kadın da Karaköy'de cami yaptırmıştır. İki kitabesi mevcut olan bu cami, Musa Paşa'nın annesi Alâ Hatun tarafından inşa ettirilmiştir. Bu kadın ise meşhur alimlerden Cemaleddin el-Aksarayî ve vezir Piri Paşa'nın ailesindendir. Musa Paşa'nın kendi adına yaptırdığı ve 1510 senesinde hizmete açılan cami, şimdi Ilıca Cami diye bilinmektedir. 1571'de yapılan Karaçayır Camisi de Musa Paşa'dan kalmadır.
Sarayda beşinci vezirliğe sahip olan Mustafa Paşa, 1526 senesine ait kayıtlara göre, yıllık hasılat olarak 405.000 akçelik gelire hak kazanmıştı. Bu meblağ Bolu'dan temin edilmekteydi. XVI. yy. da ehemmiyet kazanan Bağdat Caddesinin Hendek ve Darıyeri gibi merkezlerinde Mustafa Paşa kervansaray ile cami yaptırmış, yolcuların ve halkın hizmetine açmıştı. Onun gibi Şemsi Ahmed Paşa'nın da Bolu ve Düzce taraflarında çiftlikleri vardı. Süleymaniye Kütüphanesinde, Lala İsmail Efendi kitapları arasında bulunan vakfiyesinde, vakıflarının listesi verilmiştir. Vakfiyeden anlaşıldığına göre, Bolu'da bir cami, Dar el-Hadis, dershane, çeşme ve köprü yaptırılmıştır.
Bu yerlerde hizmet göreceklere verilecek gündelikler hakkında da açıklamalar mevcuttur. Bolu Salnâmesi ile Evliya Çelebi'nin yazdığına göre Şemsi Paşa'nın şehirde bir hamamı, kapalı çarşısı, çeşmesi ve camisi vardı. İmaret Camisi'nin ismine temas etmeyen Kâtip Çelebi ise, Şemsi Paşa Camisini bahis konusu etmektedir. Şemsi Paşa, Bolu'nun kuzeyindeki dağlar içerisinde bulunan yaylaları da köylülere vakfetmiştir. Şimdi Paşa Köyü Yaylası ve At Yaylası isimlerini taşıyan bu yerlerde, Paşa'nın adı hürmetle anılmaktadır. Bolu'nun batısında ve İzmit yolu üzerindeki Düzce Bazar veya Konrapa'da da Şemsi Paşa vakıfları mevcuttu. Yeni gelişmekte ve büyümekte olan, Asar Suyunun kenarındaki Düzce'de Şemsi Paşa bir han ve cami yaptırarak, vakfetmiştir. Ancak günümüze kadar, bu binalardan hiç biri ayakta kalamamıştır.


BOLU BEYİ

Köroğlu hikayelerinde, destan kahramanının ortaya çıkmasına sebep bilindiği gibi, babasının gözlerinin kör edilmesi ve bunun için Ruşen Ali'nin intikam almak üzere Bolu Beyine karşı harekete geçmesidir. Hikayelerin çeşitli rivayetlerinde Bolu Beyi, Bolu Paşa, Bolu Bey, Bolu ve Bul Beğ adları ile anılmaktadır. Bu değişik şekiller, Bolu kelimesinin zamanla bir yer adı olduğu fark edilmeyerek, doğrudan doğruya kişi adı kabul edildiğini gösterir. Köroğlu, babasının intikamını almak üzere ortaya çıktığında Gerede ve Çağa idarecileri tarafından takibata uğramamıştır. Ancak onun şöhreti Sayalık köyünün sınırlarını az sonra aşacak ve sonraları kendi adı ile anılacak olan Dörtdivan, Deveren ve Karadoğan yaylalarının bulunduğu Köroğlu Dağlarında yankılanacaktır.
Hakkında şikayetler, Bolu Beyi'ni de aşacak ve Anadolu Beylerbeyine, İstanbul'a Asitaneye ulaşacaktır. Prof. Dr. Faruk SÜMER'in belirttiğine göre, destanda çok geçen Bolu Beyi mahalli bir bey olmayıp, bu günkü idareciler gibi, İstanbul'dan gönderilen devlet memurudur. Bolu Beyi ile kaza kadıları ve Köroğlu'yu ilgilendiren belgelere ilk olarak Prof. Dr. İsmail Hakkı Uzunçarşılı ve Prof. Mustafa Akdağ rastlamıştı. Böylece destan kahramanının tarihi olarak yaşamış olduğu ortaya çıkmıştır. Daha sonra ,F.Sümer, arşivde başka dört belgeye rastlayarak, 1580 - 1585 (H. 988 - 993 ) tarihleri arasında yazılmış belgelerin sekiz tane olduğunu ortaya koymuştur.
Şüphesiz başka belgeler de mevcuttur. Bu yüzden, destan dışında, Köroğlu'nun beş yıllık hayatını öğrenmiş oluyoruz. Köroğlu'nun ortaya çıktığı devrede Osmanlı padişahı III. Murad, sadrazamlar ise Damad Ahmed, Kıbrıs Fatihi Lala Kara Mustafa Paşa, ve Ferhat Paşalardır. Bolu Beyi ise önce Mehmed Bey, sonra ise Çorum'dan nakledilen Behram Bey'dir. İlk belgenin 1580 tarihli olduğuna yukarıda temas edilmişti. Bu tarihte, Bolu'yu ilgilendiren hadiseler arasında, burada ve kazalarında bir çok hayır eserleri bırakmış olan, Osmanlı vezirlerinden Şemsi Ahmed Paşa'nın ölümüdür. Onun vefatı ile Bolu'daki Şemsi Paşalılar nüfuzu pek sarsılmamıştır. Akrabası ve çocukları, bu ailenin eski ihtişamını, bazen zor kullanarak da olsa devam ettirmişlerdir.
Bolu Beyi, Köroğlu meselesinin iyice belirmesi üzerine merkezden ve Kütahya'dan yazılan buyrultularla, harekete geçmiş sancak dahilinde onu takip etmeye mecbur kalmıştır. Köroğlu ise Karadoğan köyündeki Türkmenlerden bölükler meydana getirerek kendisine katılan Çakal Oğlunun yardımı ile ona meydan okumaya cesaret göstermiştir. Bolu Bey'i ülke çapında yayılma gösteren ateşli silahlarla Köroğlu'nun peşine düşmüştür. Nitekim, destan kahramanı kılıç yerine tüfengin alışına hiç memnun kalmamıştır. Köroğlu, kahramanlık ve cesaret örneği olarak kılıç, ok ve kalkan gibi savaş aletlerini kabul etmektedir.
Ateşli silahların en etkilisi olan tüfeğin Bolu'da kullanılışı, yasak olmasına rağmen XVI. yy. dadır. Askerin elinde Yavuz Sultan Selim devrinden beri bu tüfekler bulunuyordu. Sonra reaya da temin yoluna gitmiştir. Nitekim 1560 senesine ait olup, Bolu Beyine yazılan emr-i âlide, "levend taifesinden ve reayadan ve gayrıden tüfenk kullanıp, dağlarda şikâr etmemeleri" isteniyordu. İki ay sonrasına ait bir fermanda da, öncekine nazaran daha da sertleştirilmiş ifade kullanılarak, reayaya tüfenk taşıma izni verilmemesi isteniyordu. XVI. yy. da Bolu'da yayılmaya başlayan tüfenk, Deli İbrahim devrinde alınan idari tedbirlerle, halkın elinden toplanmış ve bazı cezai müeyyideler uygulanmıştır.
KÖROĞLU'NDAN ÖNCEKİ VE SONRAKİ HADİSELER
Bolu'da devlet idaresine karşı cephe alış, 1559'larda canlanmaya başladı. Levend ve bazı suhte hareketleri meydana gelmiş, bundan bir çok aile zarar görmüştü. İbrahim ve Madin (?) adındaki şakiler, köyleri basarak, yolcuları soyarak, suç işlemişlerdi. 1560'da, Köroğlu'ndan az önce Bolu'da Saltık Boyacıoğlu meselesi meydana geldi. Bolu Beyi tarafından tevkif edilen bu şaki de, İstanbul'dan gönderilen bir memura teslim edilerek, muhakeme için Bolu'dan çıkarılmıştır. Kendi menfaatlerini önde tutan ehl-i fesad sahibi sipahiler de zaman zaman sancakta huzursuzluk yarattılar. Ancak, Bolulular İstanbul'a yakın olduklarından, şayet Bolu Beyi taraf tutarsa, hemen şikayete gidiyorlardı.
Köroğlu hadisesinden sonra bazen gruplar halinde İstanbul'a geldikleri ve gösteri yaptıkları da görülmüştür. Evliya Çelebi, 1645 yılına ait bir kaydında Boluluların bu özelliğini bahis konusu ederek, "... gayet adaletli davranmak gerek. Gayr-ı meşru bir kaç akçe alınsa, halkı hemen üç günde İstanbul'a gidip şikâyet eder"diye yazmaktadır. 1566 senesinde bazı levendlerin Bolu softaları adına Filyos vadisindeki Devrek'te ve Bolu'nun batısında Konrapa'da harekete geçtikleri haber alınmıştı. Bunlar kendi taraftarları ile sancağın düzenini bozmaya kalkıştığında, Bolu Bey'ine hemen bu fesadı yok etmesi emredilmişti. 1570'de, Çankırı ve Ankara yolu üzerindeki Gerede'de Doğancıoğulları hadisesi zuhur etti. Mustafa Paşa'ya emir yollanarak bu ailenin Gerede ve çevresindeki zararlı faaliyetlerinin takip ve tespit edilmesi istenilmişti.
Mustafa Paşa, bu arada Şemsi Paşa'nın sahip olduğu ve Hendek dolaylarında otlatılan koyun sürüsüne, hüviyeti meçhul kişilerin tecavüzünü araştırmakla da görevlendirilmiştir. Bazı dava sahipleri de Konrapa kadısını şikayet ettiler. Çünkü, kadı bazen Konrapa'da (şimdiki Düzce Pazarı) ve canı isterse buraya bir saat uzaklıktaki Üskübü/Kasaba'da oturuyordu. Her iki yerde davaların görülmesi, halkı tedirgin ettiğinden, Mustafa Paşa aracılığı ile merkeze şikayet edildi. İstanbul az sonra yolladığı hükümde, Kadının Düzce Pazarda oturmasının daha iyi olacağı, emredilmişti. 1580 - 1585 tarihleri arasında Sayalık'tan zuhur eden ve Çakal Oğlu ile birleşen Köroğlu, geniş bir sahada kendi ününü duyurdu ve Bolu sancak beyine meydan okudu.
Buna dair yazışmalar, Sümer tarafından Mühimme defterlerinden tespit edilmiştir. Celâli İsyanları Anadolu'yu kasıp kavurdukça, Bolu da bu cereyanın etkisi altında kalmıştır. Sakarya Şeyhi diye mehdilik davasına kalkan Ahmed'in de Bolu'nun batısında epeyce taraftarı olmuştur. Bulanık Softa ismindeki şaki de sancakta korku yaratmış ve sonunda idam edilerek, cezasını bulmuştur. Abaza Mehmed Paşa İzmit taraflarında, idareye baş kaldırınca Bolu da kötü günler yaşamıştır. Ankara'ya gönderilen külliyetli miktardaki para kervanı soyulmuş ve bir çok kimse öldürülmüştü. Bu esnada Köle Oğlu ismindeki Bolulu Celâli de ona katılmıştı.
Bolu Beyinin adamlarından olan Şemsi Paşazade ailesinin kölelerinden Süleyman isminde biri, Köle Oğlu ve adamları Süleyman Ağa ile çatıştırmışlar ise de, sonunda ayağından vurularak, esir edilmişti. Abaza Paşa'nın gözde bölüklerinden birine kumanda eden köle Oğlu, Süleyman Ağa vasıtası ile İstanbul'a yollandı ve burada vezirin huzuruna çıkarıldı. Naima'nın yazdığına göre, Köle Oğlu vezire gayet mağrurane cevap vererek; -Şehirler urmadık, kârban basmadık, ancak zulm def'ine çalıştık. Amma çün takdir böyle imiş. Emir Allahındır... demiştir.
Köle Oğlu'nun adamları İstanbul pazarlarında, sokaklarında idam edilirken, Köle Oğlu'da vezirin emri ile Parmak kapıda halkın gözleri önünde öldürülmüştür. Bolu, şekâvet hadiselerine uzun zaman sahne olacak, bu vaziyet XVII. XIX. yy.larda bile eski şeklini muhafaza edecektir. Köroğlu'nun belki de özlemiş olduğu iyi bir şekilde yaşamak arzusu, ne yazık ki uzun zaman gerçekleşemeyecektir.



XVII.Y.Y.da II.ABDULHAMİD ve BOLU
Bolu, İstanbul'dan tayin edilen ve kısa sürelerle görev yapan beylerce yönetildi. III. Murad'dan sonra, düzen genelde bozulmaya başladı. Bunda beyler, askerler, devlete karşı çıkanlar, kadılar rol oynadılar. Ayrıca, doğuda ve batıda devam eden savaşlarda da Bolu insanca ve ekonomik alanda bütün gücünü kullandı. Devletin istediği tahılı zamanında temin ve istenilen yerlere ulaştırdı.
Celâlilerin de zaman zaman soğuk nefesini ensesinde hisseden Bolu, Gerede ve Göynük, kötü günler geçirmiş ise de İstanbul'un yetkisi ile eski günlerine dönebilmiştir. İlk örneği IV. Murad olmaktadır. Bu Padişâh, Revan Seferi dönüşünde, Gerede, Bolu, Dibektaş, Mudurnu, Göynük, Taraklı ve Geyve yolunu kullanmış, Bolu topraklarını şereflendiren, Osmanlı gücünün ne olduğunu gösteren padişâh olmuştur (1635). Sık sık deprem afetine maruz kalan yerler arasında Bolu da görünmektedir.
Özellikle, 1668'de cereyan eden yer sarsıntısı, Bolu'da bir çok insan kaybına ve


Levent İnce


Bu Mesaj 06-08-2008 03:44 PM değiştirilmiştir. Değiştiren... : RedFoX.

05-08-2007 06:26 PM
Web Sayfasını Ziyeret Edin Tüm Mesajlarını Bul Alıntı Yaparak Cevapla
RedFoX
FєαrLєss α∂мιη
Administrator
********


Ruh Hali
Agresif

Bilgiler
Cinsiyet: Bay
Üye No: 1
Memleket: Mudurnu
Grup Administrator
Durum: Çevrimdışı

Karizma
Rep Ver:
Karma Gücü: Positive Reputation

Rep Puanı: 127
Mesajlar: 6,525
Konu Sayısı: 1908

Takım
Besiktas

İletişim MSN araciligi ile mesaj yolla Yahoo araciligi ile mesaj yolla ICQ araciligi ile mesaj yolla AIM araciligi ile mesaj yolla
Mesaj: #2
Cvp: Bolunun Tarihçesi (Geniş Kapsamlı)

Bolu, İstanbul'dan tayin edilen ve kısa sürelerle görev yapan beylerce yönetildi. III. Murad'dan sonra, düzen genelde bozulmaya başladı. Bunda beyler, askerler, devlete karşı çıkanlar, kadılar rol oynadılar. Ayrıca, doğuda ve batıda devam eden savaşlarda da Bolu insanca ve ekonomik alanda bütün gücünü kullandı. Devletin istediği tahılı zamanında temin ve istenilen yerlere ulaştırdı.
Celâlilerin de zaman zaman soğuk nefesini ensesinde hisseden Bolu, Gerede ve Göynük, kötü günler geçirmiş ise de İstanbul'un yetkisi ile eski günlerine dönebilmiştir. İlk örneği IV. Murad olmaktadır. Bu Padişâh, Revan Seferi dönüşünde, Gerede, Bolu, Dibektaş, Mudurnu, Göynük, Taraklı ve Geyve yolunu kullanmış, Bolu topraklarını şereflendiren, Osmanlı gücünün ne olduğunu gösteren padişâh olmuştur (1635). Sık sık deprem afetine maruz kalan yerler arasında Bolu da görünmektedir.

Özellikle, 1668'de cereyan eden yer sarsıntısı, Bolu'da bir çok insan kaybına ve binaların yıkılmasına sebep olmuştu. Kuzey Anadolu deprem hattını etki altına alan olay, sadece Bolu'da değil, Gerede-Çankırı, Niksar, Erzincan ve Erzurum'u da etkilemişti. Bolu'daki büyük camiler de zarara uğramış ve hayır sever kimselerce tamir ettirilme yoluna gidilmiştir. Timurtaş Paşa ailesinden Mehmed Bey'in inşâ ettirdiği ve halk arasında Eski Yeni Cami denilen ibadethane de büyük zarara uğramıştı.

IV. Mehmed devrinde, Bolu Beyi, Avusturya Seferi için istenen kuvvetlerle orduya katılmıştı. 1683'de, Bolulu lakabı ile tanınan Mustafa Paşa, Hatice Sultan ile evlenmiş ve saraya akraba olmuştur. Başkent İstanbul'un tanıdığı simalardan Mehmed Efendi, aslen Mudurnu'lu idi. III. Murad'ın sohbet çevresinden Râziye Kadın'ın damadı olduğundan, Damad Mehmed Efendi diye şöhret kazanmıştır. Çocukluk yıllarını Çepni köyünde geçiren Mehmed Efendi, sonra İstanbul'a gitti. Tahsilini burada tamamladı.

Bostanzâde Mehmed Efendi'ye bağlanarak, 1577'de onun Anadolu Kazaskeri olması ile tezkireciliğini yaptı. Daha sonra Ümm el-Veled Medresesine atandı. Galata, Bursa, İstanbul, Kahire ve Mekke kadısı memuriyeti ile hizmet gördü. Bu arada, Anadolu, Rumeli Kazaskerliklerinde de vazife görmüştür. Fatih Camisinin Haliç tarafında bulunan Sinan Ağa Cami karşısında, köşede "Mudurnulu Damad Mehmed Efendi Darü'l-Hadisi'ni kurmuş, çok sayıda öğrenci yetiştirilmesine vesile olmuştur.

Rumeli Kazaskeri iken ma'zûl ve 1613'de vefat etmiştir. Aynı eğitim kurumunun bahçesinde toprağa verilmiştir. Darü'l-Hadis bu gün mevcut değildir. Ayvansarayî, Seydizâde ve Ataî'nin kısa malumatı çerçevesinde, Mudurnulu Damad Mehmed Efendi ve Darü'l-Hadis'i unutulmaktan kurtulmuştur. XVII. yy.ın tanınmış bilginlerinden olan Kâtip Çelebi yazdığı tarih ve coğrafya eseri ile çağına izler bırakmıştır.
Bartınlı Hamdi'nin de nakiller yaptığı Cihannûma'da, Anadolu'nun anlatılışı sırasında "Fasl-i Der Livâ-ı Bolu" başlığı altında, şu bilgiler verilmektedir. "Bolu, Anadolu Eyaletinde miyâne pâyedir. Ahalisi Türkmen ve insanlığı güzeldir. Sınırları: Doğuda Kastamonu, kuzeyde Bahr-ı Siyâh (Karadeniz), batıda Koca-İli ,güneyde Hüdâvendigâr (Bursa) vardır.

Kazaları bunlardır: Üskübi, Eflâni, Eflâni-i Bolu, Eflakan, Akçaşehir, Aktaş, Amasra, Ulak Deresi, Oniki Divan, Ulus, Ovayüzü, Samako, Taraklı Borlu, Taraklı Yenice, Kıbrıscık, Kızılbel, Pavli, Bender Ereğli, Pencşenbih nâm-ı Diğer Zerzene, Bartan nâm-ı diğer Oniki Divan, Tefen, Todur-ga Çihanşenbih, Hisar Önü, Dört Divan, Dirgene, Devrek, Zenzene, Zagfiranborlı (Safranbolu), Saray, Şihâbeddin, Konur Apa, Gocinos, Gerede, Gökçesu, Gölpazarı, Mudurnı, Mengen, Viranşehir, Yedidivan, Yılanlıca, Yenice-i Bolı, Yörükan-ı Bolı, Yörükan-ı Taraklı".
Bu durumda, Bolu Sancağı, Amasra'dan, Akyazıya, Göynük'e ve Ankara'ya kadar ki sahaları içine almaktadır. Tapu - tahrir defterlerine göre, Bolu merkez kasabası da dikkati çeken yörelerdendir. Aslı Hatun, Gölyüzü, Solakoğlu Cami, Turşucuoğlu, Hoca Bey, Hatîb, Karaçayır, Hacı İlyasoğlu, Ak Mescid, Tabaklar, Naib Ümid, Karamanlı gibi on iki mahalleden meydana gelmektedir.

Kâtib Çelebi, "Evsâf-ı Bolu" da, kasaba hakkında şunları yazmaktadır: "Kâide-i Vilâyet sursuzdur ki, esvâk-ı âmiresi ve müteaddid cevâmi ve hamamlar, medreseler ve hanları vardır. İstanbul'dan altı merhaledir. Otuz iki adet köyü vardır. Bunlarda bir cins fındık olur. Ona kısti/fıstı fınduk derler. Ağacı, kestane ağacı gibi gayet lâtif yiyecektir ki, badem tadına benzemektedir. Tanesi fındık gibidir. Şehir, düz bir sahrada vâkidir. Etrafı kûhistandır. Ancak doğu ve batısı açıktır. Üç hamam ve dört câmii, ki biri Şemsi Paşa Câmii ve Karaçayır Mahallesi câmiidir.

Dabbağlar (yukarıda Tabaklar diye işâret olunmuştu) Câmii ve Gölyüzü Mahallesi câmiidir. Güney tarafında, çifte sıcak sulu ılıcası vardır. Ricale mahsus olan germabe (Ilıca)'nin havuzu iki tanedir. Nisvân (bayan) Ilıcasının suyu soğuktur. Mudurnu Yaylalarından gelür büyük nehri vardır. Ki Gölpazarı ile Hisar Önü (Ulusu/Filyos) kazaları önünde denize dökülür. Gölyüzü mahallesi ve arasında küçük bir gölü vardır ki onda eğri hasıl olur. Kamış gibi bir ot köküdür. Bolu yakınında iki çeşme vardır. Birisinin suyu çıktıktan sonra sertleşir (taş olur). Birisinin suyu da taşı eritmektedir. Ol çeşmeye ağaçtan tekneler komuşlardır. Bolu'da (üzüm) engür olmamaktadır." Katib Çelebi, "kâide-i vilâyet sursuzdur" diye yazmaktadır.

Demek oluyor ki Bolu iç merkez olmakla, kalesinin bakımına gerek duyulmamış ve Evliyâ Çelebi'nin de işaret ettiği gibi tarihi ömrünü tamamlamıştır. Bundan önceki kale yapımları ve bazı kısıtlı bilgilerin ışığı altında, Bolu mükemmel bir kaleye sahipti. İç ve dış kale ile surları, kuleleri göz alıcı idi. Kalenin etrafı su hendeği ile çevriliydi. Ayrıca, kuzeydoğu kısmında, yağmur suları ile hacmini artıran bir de göl vardır ki bunun hatırası son zamanlara kadar Gölyüzü ismi ile devam etmiştir. Çağa Gölü'ndeki "eğri otu", Gölyüzü'nde de mevcuttu. Bolu'nun geniş bir şekilde tanıtımını Evliyâ Çelebi'ye borçluyuz.

İzmit seyahati esnasında Bolu'nun batısına kadar gelmiş, Sakarya ve Sapanca Gölünden bahsederken, kereste nakliyatı için Düzce Pazar'ın, Bolu'nun vaziyeti üzerinde fikir beyan etmiştir. Evliyâ Çelebi, Trabzon gezisi sırasında, bu defa Bolu'nun Karadeniz kıyısındaki kasabalarına uğramıştır. Kefken'den sonra, Melen Ağzı'nı geçen Evliyâ Çelebi'nin ilk anlattığı yöre Kazak hücûmundan tahrib edilmiş Akça Şehir'dir. Alaplı ve Ereğli gibi iskeleleri de kısaca tasvir etmekte, Hisarönü, Bartın ve Amasra'dan bahsetmektedir. 1645'de, Erzurum'a giderken, takip ettiği yol üzerinde İzmit, Sapanca, Hendek, Düzce pazarı, Üskübi, Bolu, Çağa ve Gerede vardır.

Bu münasebetle Bolu için şunları yazmaktadır: "Üskübi'den dokuz saat uzaklıktadır. Kalesini Bursa tekfuru yaptırmıştır. Topraklı yüksek bir tepe üzerinde dört köşe harabe içinde, imârı çok küçük bir kaledir. Anadolu'da Sancak Beyi tahtıdır. On dört zeâmet ve ellibeş tımarı vardır. Çeribaşısı ve alaybeyi vardır. Kanun üzere atlıları ile iki bin sekiz yüz kılıç askeri bulunmaktadır. Bolu, Gökçesu, Sazak, Gerede, Dörtdivan ve Yığılca gibi nahiyeleri vardır.

Kadı ve yöneticiler adaletli davranmak zorundadır. Zira reayası üç günde istanbul'a gidip, şikayet ederek, zalim hakimin hakkından gelirler. Yeniçeri serdarı, sipahi kethüdası yeri, nakib el-eşraf-ı vardır. Her ne kadar Türklük ise de ayan ve eşrafı, tüccarı çoktur. Gerçekten mamur ve abadan bir büyük şehirdir ki, topraklı bir dağ arasındadır. Otuz dört mahalle, otuz dört cami vardır.

Üç bin kadar zarif binası mevcuttur. Bazı ailelerin evleri ve hanları kiremit örtülüdür. Paşa Sarayı, Şemsi Paşa Sarayı, Zülfikar Ağa Sarayı da bakımlıdır. Camilerin en güzeli çarşı içindeki Mustafa Paşa Camii'dir". Osmanlı devresinde de Bolu zengin orman örtüsüne sahipti. Çam, kayın ve meşe başta olmak üzere her türlü ağaç cinsi göze çarpıyordu. Bolu kerestesi, İstanbul'da tanınmıştı. Bütün ahşap yapılarda bu kereste kullanılıyordu. Ancak, sık sık meydana gelen yangınlar, Bolu'dan sürekli kereste nakliyatını devam ettirmiştir. Öküz arabaları ile İzmit, Akçaşehir, Alaplı, Ereğli ve Bartın iskelelerine indirilen keresteler, yelkenlilerle İstanbul'a gönderilmekteydi. Akçaşehir'de, hususi kereste depoları vardı.

Tahtalar burada ızgaralanarak kurutulur ve daha da sertleşmiş, hafiflemiş olarak İstanbul piyasasına arzedilirdi. Tersane-i Amire için en elverişli kereste yine Bolu ormanlarından temin edilmekte idi. Verdinar ve serenler iç kısımlardan kesiliyor, Sakarya, Mudurnu Suyu, Melen, Filyos veya Bartın Çayı vasıtası ile denize kadar taşınıyordu. Bartın, Ereğli, Alaplı, Akçaşehir, Kefken gibi merkezlerde kalyon inşaası yapılmakta idi. Tersane-i Amire'nin İzmid (İznikmid) kolu için Bolu Konur Apa, Akyazı, Ab-Safi ve Sapanca Dağlarından kesilen keresteler, miri yani devlet ormanlarından görevlendirilmiş öküz arabaları ile İzmit Tersanesine nakledilmekte idi.

Buna dair belgelere sık sık rastlanmakta bazı anlaşmazlıklar için de ilgili merkezler kadılarının dikkati çekilmekte idi. İstanbul ve Saray'ın kömür, odun ihtiyacını da yine Bolu ormanları karşılamakta idi. Kömür, meşeden yapıldığı için, bazen özel meşe ormanları da vücuda getirilmiştir. Diğer taraftan kereste kesimi de belirli kaidelere bağlanmıştı. Miri ormanları yakan ve tahrip eden, açma yapan insanlara da sık sık rastlanıyordu. Evliya Çelebi'nin ve bazı arşiv belgelerinin de vurguladığı gibi orman ürünlerine bağlı su yolu taşımacılığı da gündeme getirilmiş ise de hayata geçirilememiştir. Evliya Çelebi'nin geliş-gidişlerinden de anlaşıldığına göre, Bolu önemli yollar üzerinde bulunuyordu.

Sahil yolu, İstanbul, Şile, Kefken, Karasu, (bazen Deniz Köy), Melenağzı, Akçaşehir, Alaplı, Ereğli, Hisarönü, Bartın ve Amasra çizgisini teşkil etmekte idi. Deniz yolculuğu kolay olmasına rağmen fırtınalı havalarda tehlike arz ediyordu. Başlıca sığınaklar Kefken, Ereğli ve Bartın Çayı ağzı olmakta idi. Karadeniz'de bir çok yelkenli, Kafkas ve Kırım hatta Rumeli sahillerinden yükledikleri tahıl vs. ile fırtınaya tutulmakta ve Bolu sahillerine düşmekte idi. İstanbul'dan Sinop ve Trabzon yolunu takip eden yelkenlilerin Bolu'daki yegane yön bulma işareti Ereğli'de Baba Burnundaki fener idi.

İstanbul'un başkent oluşundan sonra halkın Bağdad yolu adını verdiği ve Kanuni Sultan Süleyman zamanında işlerlik kazanan kuzey yolunun başlıca uğrak yerleri şunlardı: İstanbul, Üsküdar, Bostancı, Kartal, Hereke, Gebze, İzmit, Sapanca. Sapanca'dan sonra yol ikiye ayrılıyordu. Biri, Geyve'ye dönüyor Bolu veya Ankara'ya ulaşıyordu. Geyve, Taraklı, Göynük, Mudurnu, Bolu. Göynük'ten sonra hemen doğuya Sakarya vadisine doğru inen yol, Nallıhan, Beypazarı, Ayaş üzerinden Ankara'da sona eriyordu. Göynük'den sonra Mudurnu'ya oradan Aktaş Boğazı ile Bolu'ya bağlanan yol, kuzeyden geçen hat ile birleşiyordu. Sapanca'dan sonra, doğuya Akyazı ovasına giden yol. Sakarya ve Mudurnu suyunu aşarak Akyazı'ya uğramadan Hendek pazarına geçiyordu.

Eğridere Vadisini aşan yol, Melen Köprüsü geçildikten sonra, Düzce Pazarı oradan Üskübiye bağlanıyordu. Üskübü, Bakraz, Muncurlu, Üçköprü Derbendi., Kaynaşlı'dan geçen yol Bolu Dağı dibindeki Darıyeri hanlarından, zikzaklar çizerek 700m kadar yükselerek, Derbend'e gidiyordu. Bolu'ya kadar ova içinde uzanan yol, Köroğlu Derbendi, Çağa ve Gerede'de hep ormanlık arazi içinde kalıyordu. Bolu, XVII. yy. dan itibaren kervanların geçtiği Erzurum ve Kayseri istikametine gidenlerin ikamet ettiği kasaba idi. Bu yüzden merkez ve kazalarda büyük değilse de normal hanlara rastlanmaktadır ki çok azı zamanımıza kadar gelebilmiştir. Sapanca'da Rüstem Paşa, Hendek'de Mustafa Paşa, Düzce'de Şemsi Paşa, Üskübi'de isimsiz, Darıyeri'nde Şemsi Paşa hanları göze çarpmaktadır. Göynük ve Mudurnu'da da büyük hanlar vardır. Rüstem Paşa'nın kervansaray ağının bir bölümünü de Mudurnu'daki Dibek Hanı teşkil ediyordu.

XVIII. yy. da hala işler vaziyetteki Dibek Hanı, IV. Murad'ın sefer dönüşü civarında konakladığı yapıdır. Bolu'da da kiremit örtülü hanların varlığından bizi Evliya Çelebi haberdar etmektedir. Yedi kadar han Şemsi Paşalılara aittir. Ayrıca hususi şahıslara ait hanlar da vardır. Bolu Bedesteni de bölgenin en büyük ticari merkezi idi. Gerede ve Safranbolu hanları da Kastamonu'ya kadar yolcuların dinledikleri, kervanların da çeşitli gereçlerini karşıladığı yerlerdi. Gerede-Ankara bağlantısı ise basit bir yoldan ibaretti. Köylerin bir birinden çok uzak olması, dağların yarısının ormanlık ve yarısının da yaylalardan meydana gelmesi, nedense pek ilgi görmemiştir.

Gerede'den üç dört konak sonra Yabanabad yani bugünkü Kızılcahamam vardı. Ancak, Kazan'a, sonra Ankara'ya ulaşabilmek için Bolu Dağı gibi arızalı Karga/sekmez Dağını aşmak zorunluluğu vardı. Bolu Hanlarının önde gelen örneklerinden biri olan Taşhan Büyük Cami batısındadır. Bugün bile aynı özelliğini korumaktadır. Üstü demir kaplı kapısı ve kemerin solundaki kitabe ilk defa Bolu Vilayeti Salnamesinde metin olarak verilmiştir. A. Gökoğlu Paphlagonia'sında günümüz alfabesi ile kitabeyi kamuoyuna sunmuştur;

Bi-Avn'illâh Bolu şehrinde bu han oldu nev-icâd Ne vâlâ Yıldırım Han Camii kurbinde hoş abâd Ser-bevvâb Dergâh-ı mu'allâ meskenet-i pirâ Cenâb-ı hacı Abdullah Ağa kıldı ânı imhâd Civâr-ı câmi'a evvelce şadırvan akıtmışdı Dâhi muhtac olan nice mahalde çeşmeler tadâd O, nev-mecrâya vakıf olmak için yapdı bunu ancak İlim ü kadr-i mutlak mükâfatın ede müzdâd Bu han-ı kargirin çün esasın kurdu nev uslûb İki kat odalar mergub idüb nur-ı sem'aya isnâd Zeh-i me'vayi bi hemta içi dışı bütün ra'na Yukarı katı hem bâlâ eder nazaresi dilşâd Bununla oldu şadani derun-ı sûk-ı Sultâni Veli gör eski Taş Han'ı bu hanın pâyine iftad Bu han'ın vasfını Alî eden ni'met-i âli O da baninin ikbali, Hüdâ verdi ana irşâd Suyun buldurdı mecraya o vâlâ mahzen-i maye Bu han'ın havzın ortaya alub, verdi safadan dâd Akar su dahil ve haric meta'ı bunda pek rayiç Hayat olsun hemen var, iç, du'a-ı hayrla kıl yâd Alup bu güherin sırrın delüb takdı, bulıb yerin Bolu Pazarı'dır şirin bu han oldu ana ferhad Erer kıldı o zû himmet bu şehr içre büyük ni'met Yola geçmişti rahmet-i peder mader kamu ecdâd O zâtın maksadı şudur güzel meşreb güzel huydur Ezelden niyeti budur ki mecrâ görmeye ifsâd İlâhi sakla afâtdan bu şehri aksi hâletden Ahâli sin hasaratdan kederden eyle gel eb'âd Hitâm-i hâne kıldı Talibi bu vasfla tarih Aceb nadide han oldu bu zibâ tarh-ı nev-bünyâd S e n e : 1219
Bu kitabeden Han'ın 1804'de, Serbevvab Hacı Abdullah Ağa tarafından inşa ettirildiği anlaşılmaktadır. Otuz altı odası vardır. 1952'den önce, Sirkecinin Mustafa Özen'in tasarrufunda idi. Bolu, doğudan batıya, batıdan doğuya kara ve deniz yolu ile giden gezginlerin geçtiği ve bu münasebetle tanıttığı yerdi. Evliya Çelebi'den sonra, Jean-Babtiste Tavernier, Richard Pococke (1740), Chevalier M. Otter, James Morrier (1808), Adrien Duprê (1808) Bozoklu Osman Şakir (1810), John Macdonald Kinneir (1814), Sir Ker Porter (1819), Eugêne Borê (1837), William Francis Ainsworth (1838 - 1840), Xavier Hommair de Hell, A. D. Mortdmann (1856), George Perrot (1861), Walther von Diest (1886) ve Richard Leonhard (1903) gibi gezginler Bolu ve kasabalarından geçmişler, bazen kısa bazen de geniş bilgiler vermişlerdir ki, resmi belgelerde olmayan haberleri de onlara borçluyuz.

Bu gezginlerin temas ettikleri noktalardan biri de Bolu ayanlarıdır. III. Selim ve II. Mahmud devrinde etkinlikleri görülen önemli ayanlar . Kolçakpaşazade Hacı bey, Corazoğlu Halil Ağa, Emir Haliloğulları, Ramazanzadeler, Velioğulları, Kalınbacakoğulları, İsmail ve Hasan Beyoğulları, Küçük Haliloğlu, Hendekçioğulları, Topçuzadeler, Serhoş Osman, Paşabeyzade Abdullah, Ali Molla, Çalıkzade, Haydudoğlu, Tölemenoğlu'dur. Bolu, Üskübü, Akçaşehir, Gökçesu, Ereğli ve Gerede ayanları uzun zaman kendilerinden söz ettirmişlerdir. Ancak, bunların çoğu Hüsrev Paşa'nın yöneticiliği sırasında ortadan kaldırılmışlardır. Genel olarak ayanlık hakkındaki bilgiler Prof. Dr. Yücel Özkaya'nın araştırmasında ele alınmıştır.

Ayrıca, Bolu'daki resmi belgelerden faydalanarak, Midhat Kemal Bey, "Ayanlar Devrinde Bolu" da, bunların faaliyetleri hakkında bilgi vermektedir. III. Selim ve II. Mahmud zamanında Bolu'da ve İstanbul'da etkinliklerini gördüğümüz "Hacı Ahmed Oğulları" da, yeniliklerin en ateşli taraftarı idi. Ne yazık ki İstanbul'da meydana gelen ayaklanmada, devlet yönetiminde yararı görülecek Hacı Ahmedoğlu İbrahim, katledilmiştir. Tarihçi Şanizade, Hacı Ahmetoğlu bahsinde, ondan ve meydana gelen olaydan bahsederken şunları belirtmektedir: "Anadolu hanedanından olup, III. Selim zamanında gözdelerden biri olan mukaddemce İstanbul'a celb ile Dergâh- Âli Kapucubaşılığıyla benam ve büyük Mirahorluk payesiyle merbut İstanbul'da görevli bulunan Bolu Beyi Hacı Ahmedoğlu, önceleri, Bolu'daki Asakir-i Şahane ve bina-ı kışla ve bimarhane hususlarına mukaddem ve mu'in olduğu sebebi ile İstanbul'da ekseri manav ve aşçı ve gözlemeci ve biraz da muhtekir olduklarından gasb-ı emvâl ibadıyla karargir mertebe-i vafiretle kesr Bolu Türklerinin kendüye gayz ve adavetleri derkar olmağla, yedlerinde giriftar oldukta, kantere-i seyf-i dumardan velayet ve emrar eylediler".
Böylece Seyyid İbrahim gibi önemli şahsiyet, ortadan kaldırılmıştır. 1821'de, Rum tercümanlarından İstavraki (Stavraki) Bey, büyük oğlu da beraberinde olduğu halde Bolu'ya sürüldü. Ilıca'dan şehre dönerlerken önlerine çıkan kimselerin hücumuna uğradılar ve bıçaklanarak öldürüldüler. Bu işe meşhur Halet Efendi'nin karıştığı şeklinde söylentiler kamuoyunu meşgul etmiştir. 1840'da, Kapucubaşılardan Hüseyin Bey, Gümrükçü Osmanpaşazade Edhem Bey ve Bolu Hanedanından Mehmed Ağa, Bolu ve kazalarının muhassıllığını aldılar. II. Mahmud'un ölümünden sonra, Osmanlı tahtına Abdülmecid, Abdülaziz, V. Murad ve II. Sultan Abdülhamid tahta çıktılar. Dünya meselelerinin iyice yoğunlaştığı bir zamanda, Büyük Devletler arasında Osmanlının haşmetini yaşatmaya çalıştılar. Tanzimat ve Islahat uygulamaları Bolu'da akislerini buldu. Bolu idari değişikliklere de sahne oldu. Kastamonu Vilayetinin bir sancağı, sonra müstakil Bolu sancağı şekline getirildi.




MONDROS'TAN CUMHURİYETE 1918 - 1923

Milli Mücadele ve Cumhuriyetin başlarında Bolu'yu temsil eden milletvekilleri, gerçekten zor bir dönemde büyük imtihan vermişlerdir. Bolu'daki parlamenter hayat, ilk anayasanın yürürlüğe girmesi ile başlamıştı. II. Sultan Abdülhamid ve V. Mehmed Reşad dönemlerinde, Kastamonu; Müstakil Mutasarrıflık sonrası da Bolu grubunu teşkil etmişlerdir. Milli Mücadele başlarında ise meclis mevcut olmadığı için Bolu'nun milletvekili yoktu. Fakat, Amasya'da, Mustafa Kemal Paşa - Salih Paşa görüşmelerinde, Meclis için seçimlerin yapılması ve Meclis'in açılması kararlaştırılmıştı.

Bu nedenle, Ali Rıza Paşa Hükümeti Dahiliye Nezareti kanalı ile Vilayet ve Mutasarrıflıklar'a gönderdiği emirde, meb'us seçimlerinin yapılmasını istemişti. İstanbul'daki Meclis-i Meb'usan-ı Osmani için Bolu'da da genel gözetim altında seçimler yapıldı (Aralık 1919). Ocak 1920'de adı geçen meclis de Bolu'yu temsil eden meb'uslar Tunalı Hilmi, Müfti Ahmed Tayyar, Nuhzade Mehmed Vasfi ve Yaver Cevad Abbas Bey'di. Tunalı Hilmi, inkılapçı görüşleri savunan ve İttihad ve Terakki döneminde, Karadeniz Ereğlisi kaymakamlığı yapmış kimse idi. Bolu'nun köklü ailelerinden "müfti" diye tanınan Ahmed Tayyar (Çulha), Milli Mücadeleye kalben inanmış, kongrelerin vatanın kurtuluşunda rol oynayacağı etkinliği önceden görebilmiş şahsiyetti.

Mehmed Vasfi Bey, Bolulu Nuhzadelerdendi. Cevad Abbas Bey ise M. Kemal Paşa'nın çevresinden subaydı. "Yaver" olarak şöhret kazanmıştı. Bilindiği üzere, Meclis-i Meb'usan-ı Osmani'nin uzun olmadı. İngilizler, İstanbul'u Mart 1920'de işgal ettiler. Bazı parlamenterler de çeşitli nedenlerle göz altına alınmaya başlandı. Bir kısmı da Malta'ya sürüldüler. Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin tutumunu önceleri sezdiği için rapor almış ve İstanbul'a gitmemişti. Başkent'deki elim durumu öğrendikten sonra, vilayet ve mutasarrıflıklara telgraf gönderdi. Yeni seçimlerin gerekliliğini vurguladı. Ankara'daki yeni meclisin adı Meclis-i Kebir-i Milli olacaktı. Ancak bu isim Türkçeleştirilerek, Büyük Millet Meclisi adını aldı. Bolu seçimlerinde, Nuhzade ile Ahmed Tayyar Bey yer almadılar. Yeni listede göze çarpan isimler; Abdullah Sabri, Abdülvahhab, Fuad, Mehmed Cevad, Mehmed Şükrü, Tunalı Hilmi, Nuri ve Yusuf İzzed Paşa idi. Abdülvahhab Bey, Ankara'ya gitmedi. Az sonra meydana gelen Ankara karşıtı grubun liderliğini yaptı. Yusuf İzzed Paşa, onun yerine Bolu milletvekili olarak seçildi.

Ancak o da, Yunan Cephesinde iken vefat etti. BMM, 23 Nisan 1920'de törenle açıldı. Bolu ve kazalarınca tebrik edildi. Dr. Fuad ve Derdli Gazetesi sahibi Şükrü Beyler Hüsrev Bey Hey'et-i Nasihasında oldukları için Meclis açılışında bulunamadılar. Tunalı Hilmi Bey ise İstanbul'dan Ankara'ya ulaşamamıştı. Bu durumda, Devrekli Abdullah Bey ile Düzceli Nuri (Aksu) BMM'nin kutsal çatısı altında olabilmenin zevkini yaşamışlardır. BMM'nin II. Dönemi 1923 - 1927 tarihlerini içermektedir. Yeni dönem için Bolu, BMM'de beş milletvekili tarafından temsil edildi. Bu milletvekilleri Cumhuriyetin de ilk siyasi temsilcileridir. Bunlar: Falih Rıfkı (Atay), Emin Cemal (Suda), M. Cevad Abbas (Gürer), Mehmed Vasfi (Nuhoğlu), Şükrü (Gülez) dir.

Tunalı Hilmi Bey, Zonguldak Milletvekilliğini tercih ettiği için Bolu listesinde görülmemektedir. Mutarekeden Cumhuriyete, oldukça güç şartlar altında görev de bulunan mutasarrıf ve vekilleri: Ali Haydar (Yuluğ), Osman Nuri, Nazım Bey, Halil Bey (Türkmen) ve Fahreddin Bey'dir. Nazım Bey vekil olup, asker kökenlidirler. Ali Haydar Bey, Mütareke sonrası Bolu'ya gelmiş ve görevine başlamıştır. Milli Mücadelenin başında, İzmit'teki meslektaşı Suad Bey gibi İstanbul yanlısı tutum içinde idi. Mide rahatsızlığı sebebi ile işleri oluruna bırakmıştı. Ancak, M. Kemal Paşa'nın sert tutumu ile ileri gelen Boluluların da Kuvay-ı Milliye yanında yer almaları sebebi ile politikasını değiştirdi. Damad Ferid Paşa ile temasın kesilmesinden sonra, Bolu ve Adapazarı yörelerindeki olaylar hakkında sürekli Hey'et-i Temsiliye Reisi M. Kemal Paşa'ya bilgi aktardı.

Seçimlerin emniyet içinde yapılmasına nezaret etti. Özellikle Düzce'deki emniyetin bozulması üzerine, Sıkı Yönetim ilanı ve mahkemenin çalışması için gayret gösterdi. Mart 1920'de Bolu'ya gelen Celaleddin Arif ve İsmet Bey grubunu kabul etti. Ankara'nın haklılığını ve milli çizgideki rolünü bir kere daha öğrenmiş oldu. Düzce'de gelişen aykırı görüşleri yakından takip etti. Adapazarı'nda başlayan ve kısa zamanda Düzce'yi de içine alan ayaklanma üzerine zor duruma düştü. 13 Nisan 1920'de, Ankara'ya karşı Düzce ayaklanıcılarının harekete geçtiğini telgraf ile öğrendi. Bir hata yaparak, Bolu Dağı'nda Düzceliler ile görüşmeye gitti. Bu nedenle asilerce göz altına alında. TBMM'nin açık ve gizli görüşmelerinde, esir edilişine kadar cereyan eden olaylar, onun kaleminden çıkmıştır. Düzceli Sefer, Abdülvahhab, Koç ve Maan Ali Beyleri yakından tanıdığı için, Sefer Bey'in konağında bekletildi. 27 Mayıs 1920'ye kadar tutukluluk hali devam etti. Çerkes Edhem tarafından kurtarıldı.

Ankara, Mutasarrıflığına son verdi ve başka yere atadı. Tabii, ayaklanma devam ettiği müddetçe, İstanbul da boş durmadı. Sivas'da iken adından bahsedilen ve M. Kemal Paşa'nın yakını biri tarafından kefil olunan Osman Nuri Bey, mutasarrıf olarak gönderildi. Osman Nuri, ilk iş olarak M. Kemalcileri yeren hatta bolşevik olduğunu bile ileri süren ithamlarla dolu mektupları, Bolu ve kazalarında dağıttırdı. Bu mutasarrıf bir ara cebhede de bulunmuş, Düzce grubu ve Binb. Hayri Bey'in "Hilafet Ordusu"nu teftiş etmişti. Osman Nuri Bey, Kuvay-ı Milliye hareketinin başarı ile sona ermesi üzerine, hayatını kurtarmak için, İstanbul'a kaçmıştır. Cumhuriyetin ilanı sırasında, 150'lilikler listesine alınmıştır. Halil Bey, Nazım Bey'in kısa vekaletinden sonra Bolu'ya geldi. İkinci Düzce Ayaklanması bu mutasarrıf zamanında meydana geldi.
Halil Bey, kendisi tarafından kaleme alınan hatıratında Bolu Sancağındaki teftişleri, asker - yönetici ilişkilerini ve ahalinin ne suretle kazanılacağını, en ayrıntılarına kadar anlatmaktadır. O da, 1921 yılı içinde, bir yıl hizmet gördükten sonra Bolu'dan ayrıldı. Fahreddin Bey, 1921 - 1923'de Bolu mutasarrıfıdır. Bolu için büyük kazanç olan mutasarrıf, cephelerde ki vaziyeti yakından takip etmiş, kendisine ulaşan haberleri, zamanında ahaliye basın yolu ile duyurmuştur. Boluların cephedekilere yardımı organize eden, Mehmetçiğe içecek tütün ve çorap, giyecek sağlayan tutumu ile göze çarpmıştır. Ayrıca, M. Kemal Paşa ile yakın görüşmeleri olmuş, Adapazarı yolculuğu sırasında Bolu'ya uğramasını can-ı gönülden istemiştir. Tel görüşmeleri, Türkoğlu Gazetesinin 1921 ve 1922 yıllarına ait nüshalarında bahis konusu edilmiştir. Mütareke sonrası ve Milli mücadele döneminde, Bolu'da basın hayatı da oldukça hareketlidir. En eski yayın organı "Bolu" gazetesidir.

Mütareke, İzmir'in İşgali, M. Kemal Paşa'nın Erzurum ve Sivas Kongreleri, Heyit-i Temsiliye Reisi olarak gönderdiği emirler, aydınlatıcı yazılar, Seçimler, Bolu'da Ankara'ya karşıt hareketlerin başlaması ve sonuçlanması, Ali Haydar, Halil ve Fahreddin Bey'in idaresindeki merkez ve kazalara ait haberler, Bolu sütunlarında yer almıştır. Geredeli Derdli'nin adı ile yayınlanan "Derdli" Gazetesi de, 16 Ağustos 1919'dan itibaren yayınlanmaya başlamıştır. Sahibi, İlyaszade Şükri Bey'di. Derdli, ilk nüshalarında şimşekleri üzerine çekti. Zira, Mustafa Kemal Paşa'yı ve Kongrecileri açıkça destekliyordu. Düzce'den, hakkında Hey'et-i Temsiliye'ye şikayet bile edilmişti. Mutasarrıflık Gazetenin Yayınını bir müddet tatil etti. Bolu hadiselerinin bittiği andan itibaren yine, 1920, 1921, 1922 ve 1923 yıllarında da yayını sürdürdü. Gazetenin bu nüshaları, Milli Mücadele için son derece önemli haberlerle doludur.
15 Ağustos 1921'de ilk sayısı yayınlanan Türkoğlu da Derdli gibi, samimi Ankara taraftarı yayın organıydı. Sorumlu Müdürü Abdiağazade Mehmed Abdi olan Türkoğlu, Gerçekte Akifbeyzade Midhat Akif Bey tarafından neşrediliyordu. Bolu ve Dertli gibi, Türkoğlu da, 1921, 1922 ve Cumhuriyetin ilk yılları için son derece önemli kaynaklardan olmaktadır. Milli Mücadelenin ve Kemalist hareketin ilk ciddi karşıtı da "Kürsi-i Millet" gazetesidir. Ekim 1919'a kadar yayını sürdürmüştür. Sahibi, Hürriyet ve İtilafçı Emekli Kaymakam Kadri isminde biri idi. Bolu'da, Mütareke sonrası, cemiyetleşme yoktu. İzmir'in işgali üzerine, Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti çalışmaları başlatıldı. Trakyalı imzası ile yazıları Derdli'de yayınlanan Dr. Fuad (Umay) ve vatansever arkadaşları, bu cemiyetin temellerini attılar. Bu cemiyet, hızla kazalarda da teşkil edildi. Düzce, Ereğli Akçaşehir, Bartın, Mudurnu ve Gerede'de de Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti, belirlenen esaslar dahilinde, Bolu'nun talimatı çerçevesinde faaliyette bulundu.

Hey'et-i Temsiliye ve sonra Ankara'daki BMM'nin çalışmalarında, Bolu Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti'nin de mühim katkıları olmuştur. Bolu ve kazalarındaki olumsuz hallerde bile cemiyet üzerine düşen görevi fazlası ile yerine getirmiştir. Derdli'nin 7 ve 14 Haziran 1920 nüshalarından öğrenildiğine göre, "Anadolu ve Rumeli Müdafaa-ı Hukuk Cemiyeti"nin yapısı şöyleydi: Üyeler : Belediye Reisi İlyaszade Hakkı Dava Vekili Ali Saib Hastahane Baş-Tabibi İrfan Şeyh Nurettin Efendi Sultani (Lise) Edebiyat Öğretmeni Şeref Leblebicizade Ahmed Efendi Tüccardan Kutucuzade İzzet Efendi Dava Vekili eşraftan Vehbi Eşraftan Rıfat Gazetenin bir başka haberinde ise şu yazıya rastlanıyor: "Bolu Müdafaa-i Hukuk Riyasetine İaşe Müdir-i Sabıkı Midhat Kemal Beyefendi intihab ve tayin kılınmıştır." Midhat Kemal de aydın, ayanlar devrinde Bolu'nun yazarı, herkesin saygı gösterdiği bir kimse idi.

İzmir'in Yunanlılarca işgali üzerine Bolu Basınında kamuoyunda, tepkiler ortaya çıktı. Redd-i İlhak Cemiyetinin paralelinde toplantılar düzenlenerek, Yunanlılar ve arkasındaki İtilaf Devletleri kınandı. Selim Sarıbay'ın da işaret ettiği gibi Mudurnu'da da tel'în mitingi düzenlendi ve 17/30 Mayıs 1919'da, İstanbul'daki Padişah Hazretlerine şu telgraf gönderilmiştir; "Devlete sadık uyruklarınız büyük sessizlik ile olayları izlemekte olduğu bu elemli günlerde Paris Barış Konferansınca, milli haklarımızı koruyucu kararlar bekler iken vatanımızın en kıymetli bir parçası olan İzmir ve çevresinin Yunan Hükümeti tarafından adaletle bağdaşması kabil olmayan ilhak mahiyetinde işgal gibi aksi sonuç vermesini görmekten derin bir heyecan içindeyiz. Tahtınızda sarsılmaz bir iman ile bağlı olan biz vatan evlatları hislerimizi bu uğurda her bir fedakarlığı yapmaya hazır olduğumuzu ifade ve arz ederiz.

Belediye Başkanı : Hakkı Müftü : Ahmet İdare Meclisinden :Hasan Kadri Salih İstanbul Hükümetinin aldığı garip kararlardan biri de tehcir konusu idi. Bu arada, başta Midhat Bey olmak üzere bazı kişiler, Bolu ve Düzce'deki Ermeni olaylarından sorumlu tutuldular. Dahiliye Nazırı Vekili adına Müsteşar imzalı bir yazıda, Ahmed Refik adında biri hakkında 9 Mayıs 1920 tarihli Komisyon-ı Mahsus kararında şunlar belirtiliyordu: "Tehcir suçundan dolayı Sıkı Yönetim Mahkemesince beş sene müddetle hapse mahkum edilen Bolu Asker Alma Dairesi Başkanlığı yazıcılarından Ahmet Refik Efendi'nin görevi sırasında ve yer değiştirme (tehcir) sıralarında Ermenilere iyi davranışı şi'ar edinmiş ve bir çok zavallıyı muntazır oldukları kötü sonuçtan kurtarmaya çalışmış olduğu anlaşılmıştır." Yazının bu bölümünde, Dahiliye Nazırı Vekili Müsteşarının ileri sürdüğü konular "tehcir", "kötü davranma" "masum Ermenilerin kurtarılması!" gibi hususlardan bahsedilmektedir.

İtilaf Devletleri kontrolü altındaki ve yanlı davranışları olan bir yönetimden başka bir hareket beklenemezdi. Ayrıca, tehcir/yer değiştirme, keyfi kararla alınmış değildi. Hükümetin çıkardığı kanun ile uygulama başlatılmıştı. Özellikle Doğu Anadolu'daki yer değiştirme işi, Bolu'daki gibi, Ermenilerin aleyhine değil lehine idi. Ermenilerin göç ettirilmesi sırasında keyfi davranışlar olmamıştır. Her yetkili gibi Ahmet Refik bey de, üstlerinden aldığı görevi hemen yerine getirmiştir. Nezaretin yazısının sonunda da şunlar ifade edilmektedir: "O, suçsuz olduğundan, iyi halinin görülmesinden, İngiltere Siyasi Temsilciliği nezdinde harekete geçilmesi gerekmektedir. Böyle bir izin için de makamınızın uygun görmesi lazımdır." Bolu, Mart 1920'de, yine karamsarlık havası içinde idi. İngilizler İstanbul'u işgal etmiş, bununla da kalmayarak, Meclis-i Meb'usan-ı Osmani'yi kapatmışlardı. M. Kemal Paşa'nın talimatı ile yeni meclis için seçimler yapılması Mutasarrıflıktan istendi.

Dr. Fuad, Devrekli Abdullah, İlyaszade Şükrü, yeni seçimde Bolu'yu Ankara'da temsil edeceklerdi. Biraz önce de Celaleddin Arif ve İsmet bey grubu, Adapazarı, Hendek ve Düzce yolu ile Bolu'ya ulaştılar. Celaleddin Arif, o sırada kapatılan meclisin başkanı idi. Padişahla yapılan görüşmeden sonra, Anadolu'ya geçmişti. Kafilede bulunanlar Şeyh Ata Efendi, Saffet Bey, Çerkes Reşid, Ali Fuad Paşa'nın babası İsmail Fazıl Paşa, İbrahim Süreyya Bey idiler. Mutasarrıflık, Belediye ve Sultani'yi ziyaretten sonra Celaleddin Arif Bey kafilesi Aladağlar yolu ile Eskişehir - Ankara demiryolu'na ulaşmışlar, trenle 3 Nisan 1920'de Ankara'ya varmışlardı. Düzce Kaymakamı, askeri yetkililer ile Ali Haydar Bey, 8 Nisan 1920'de, durumun iyice bozulduğunu Ankara'ya bildirdiler. Düzce'nin Köprübaşı Ömer Efendi köyünde toplanan asiler, Padişah Hükümet, Şeyhülislamlık makamının fetva ve fermanları ile, Ankara'ya cephe alarak, ilk iş olarak, Düzce'yi bastılar.

Küçük direnişler sonrasında kasabada hakimiyeti sağladılar. Ali Haydar Bey son bilgileri Ankara'ya aktardı. Bununla da yetinmeyerek, ayaklanma liderleri ile görüşmeye gitti. Bolu Dağı'nda tutuklanarak, Düzce de göz altına alındı. Sefer Bey kaymakam, diğerleri de kasaba yönetiminde çeşitli görevleri üstlendiler. M. Kemal Paşa, BMM'nin açılmasına yakın zamanda Düzce ve Bolu'nun kötü duruma düşmesine seyirci kalamazdı. Önce, öğüt yolunu denedi. Sonra, bazı askeri kuvvetleri Bolu üzerine gönderdi. Öğüt kurulu, Hüsrev Bey başkanlığında, Lazistan (Rize) Mebusu Osman Bey, Bolu mebusları İlyaszade Şükrü ve Dr. Fuad Beylerden meydana gelmişti. 18 - 20 kişilik kafile ile yola çıkıldı. Yabanabad ve Gerede civarındaki Danişmendler köyünde birer gece kalındı. Ertesi gün, Gerede dışında, Kör Ali'nin başkanlığındaki Gerede asilerince ele geçirildiler. Hüsrev Bey, hayatını, tesadüfen kurtardı. Gerede'de göz altında iken, Yarbay Mahmut Bey'in Hendek dışında Sarıbayırlarda şehit edildiğini öğrendiler.
Devrek'ten Bolu'ya sevk edilen 32. Kafkas Alayı da Bolu dışında hile ile etkisiz hale getirilmişti. Hüsrev ve Mahmut Beylerin durumu açılış hazırlıklarını tamamlamış olan BMM için şok tesiri yapmıştır. Az sonra, İzmit'ten Düzce'ye dönen asi lideri, kafilenin Düzce'ye naklini emretti. Hüsrev Bey ve arkadaşları Çağa, Çaydurt, Bolu, Boludağı yolu ile Düzce'ye götürüldüler. Yolda iken beyaz bayraklı ve iman yenilemesi yaptırılmış askerler, memleketlerine gidiyorlardı. Hüsrev Bey ve arkadaşları bir gün hapishanede, sonra karşısındaki Hürriyet ve İtilaf Partisi binasında göz altına alındılar. Erzurumlu Yzb. Avni Bey, Mehmet Bey'in 24. Tümen subayları da aynı yerde idiler. Bunlar, Düzce ve Hendek olaylarını Hüsrev Bey'e bildirdiler. Ayaklanma, kuru otlar gibi tutuşmuş halde hemen her yere yayılmıştı. Hendek, Adapazarı, Akyazı, Düzce, Bolu, Gerede, Mudurnu kontrol altına alınmış, Ankara ile haberleşme de kesilmişti.

Yabanabad, Nallıhan çizgisinde de Ankara'ya doğru yayılış yakındı. Marmaranın güneyinde de durum Anzavur yüzünden hiç de iyi değildi. İstanbul, Hilafet Ordusu adında milis gücü kurmuş, İzmit Mutasarrıfı İbrahim Hakkı ve arkadaşlarının idaresine bırakmıştı. Binb. Hayri de aynı görevle Düzce'ye geldi ve Abad Cephesine gitti. Anzavur, Balıkesir de, Çerkes Edhem kuvvetleri karşısında tutunamadı ve ağır bir darbe yedi. İşte bu sırada Ankara, O'nun ve Ali Fuad Paşa'nın, Adapazarı üzerine yürümesini emretti. Çolak İbrahim ve Eşref Çetesi, Göynük ve Mudurnu hattında, asileri durdurdu. Refet Paşa'nın da Mudurnu'ya gelmesi ile Abad Cephesinde çarpışmalar hızlandı. Milli kuvvetler, bu hatta Düzceli asi grubu durdurdu. Çilimlili Mehmed Ağa aracılığı ile gelişen bir olay da Düzce'de cereyan ediyordu. İzmit'ten dönen Sefer Bey, Hüsrev Bey ile görüşmeyi kabul etti. Gizli toplantı sonunda Ankara'nın haklılığı kabul edildi.

Bir gece gizlice Düzce'den ayrılan Sefer-Hüsrev, Abad Cephesinde, Refet ile görüşmeyi temin ettiler. Bulanık Sözleşmesi ile fiili isyana son verildi. Hüsrev Bey, Mudurnu'ya gitti ve Refet Paşa ile birlikte oldu. Sefer bir iki adamı ile Düzce'ye döndü. Bu sırada, Mudurnu ve Bolu harekatı da başlatıldı. Geyve'de, Adapazarı'nda milli kuvvetler denetimi ele aldılar. Ali Fuad Paşa, Adapazarı'nda kaldı. Çerkes Edhem, 27 Mayıs 1920'de Düzce'yi dört bir yandan sararak, kasabayı ele geçirdi. Ankara'nın kabul etmemesine rağmen,